<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<!-- generator="wordpress/2.0.2" -->
<rss version="2.0" 
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>Emin Akçaoğlu</title>
	<link>http://www.akcaoglu.net</link>
	<description></description>
	<pubDate>Thu, 16 Aug 2007 12:09:33 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.0.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları Hakkında Bir Not&#8230;</title>
		<link>http://www.akcaoglu.net/2002/08/19/1/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.net/2002/08/19/1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Aug 2002 07:58:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
	<category>Düşünce Yazıları</category>
		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Günümüzde gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm ülkeler doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını özendirme konusunda, kendi koşullarına uygun politikalar uygulama çabasındalar. Özellikle ulusal geliri ve buna bağlı olarak tasarruf oranı düşük düzeydeki ülkeler icin yabancı sermaye yatırımları ulusal tasarruf açığını kapamak icin vazgeçilmez bir araç olarak algılanıyor.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının sağlayabilecekleri yararlar sadece evsahibi ülkenin tasarruf [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Günümüzde gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm ülkeler doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını özendirme konusunda, kendi koşullarına uygun politikalar uygulama çabasındalar. Özellikle ulusal geliri ve buna bağlı olarak tasarruf oranı düşük düzeydeki ülkeler icin yabancı sermaye yatırımları ulusal tasarruf açığını kapamak icin vazgeçilmez bir araç olarak algılanıyor.</span></span></p>
<p align="justify" style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının sağlayabilecekleri yararlar sadece evsahibi ülkenin tasarruf açığının giderilmesi ile sınırlı değildir. Yanısıra muhtemel yararlar arasında istihdam yaratılması, teknoloji transferi, teknik ve yönetsel becerilerin aktarılması ve dünya pazarlarına erişilmesi için yeni imkânlar sağlanması sayılabilir.</span></p>
<p align="justify" style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><a id="more-1"></a></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Yabancı sermayeli yatırımların gelişmekte olan ülkelerde yarattığı istihdam düzeyi, genellikle bu ülkelerdeki toplam istihdamın ancak yüzde 1’i ile 6&#8217;sı arasında değişmektedir. Çokuluslu firmaların istishdama katkısı az sayıdaki bazı ülkelerde, özellikle imâlat sektöründe şaşırtıcı düzeylere ulaşabilmektedir: Bu sektörde çokuluslu firmaların istihdama katkısı Arjantin, Bolivya, Brazilya ve Kolombiya&#8217;da yüzde 10 ile yüzde 23 arasında değişirken, Singapur ve Senegal&#8217;de ise yüzde 50&#8242;yi aşmaktadır. </span></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Yabancı sermaye yatırımlarından beklenebilecek en önemli ikinci yarar teknoloji transferidir. Dünyada sürdürülen araştırma-geliştirme faaliyetlerinin çok önemli bir kısmı büyük Amerikan, Japon ya da Avrupalı çokuluslu şirketler tarafından yürütüldüğü için bu şirketler doğal olarak yeni ürünlerin, üretim tekniklerinin, pazarlama yöntemlerinin ve yönetsel yaklaşımların elde edilebilmeleri bakımından da zengin kaynaklar olarak görülmektedirler. Öte yandan daha küçük ölçekli ve çoğunlukla gelişmekte olan ülke kaynaklı çokuluslu şirketler ise başka tür bir teknoloji transferine; gelişmiş ülkelerden elde edilen eski teknolojilerin gelişmekte olan ülke koşullarına nasıl başarıyla uyumlulaştırılabileceğine ve ileri teknolojilerin küçük ölçekte üretimi gerektiren durumlara nasıl aktarılabileceğine ilişkin bilgi ve tecrübe birikiminin transferine imkan sağlamaktadırlar. </span></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Elbette, teknoloji transferini mümkün kılabilmek bakımından, söz konusu teknolojinin niteliğine bağlı olarak yeterli sayıda yetişmiş elemanın evsahibi ülke bünyesinde bulunması bir gibi bir önşart mevcuttur. Maalesef, yabancı sermayenin getirebileceği yeni teknolojileri kendilerine maledebilmek bakımından gelişmekte olan pek çok ülkenin halihazırda yetişmiş insan gücü varlığı değerlendirildiğinde durumun bu ülkeler lehine hiç de parlak olmadığı bir gerçektir. Türkiye&#8217;nin ise, bu açıdan avantajlı sayılabilecek bir ülke olduğunu ileri sürülebilir. </span></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Yabancı sermaye yatırımlarından beklenebilecek başka bir yararsa yönetsel becerilerin evsahibi ülkeye altarılmasıdır. Aslına bakılırsa bu tür beceriler olmaksızın teknoloji transferini gerçekleştirebilmek bile pek mümkün olmayabilir. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda büyük ve karmaşık organizasyonları gereğince yönetebilecek kaliteyi haiz yeterli sayıda yöneticinin bulunup bulunmadığı dahi sorgulanabilir durumdadır. Bu bakımdan başlangıçta yabancı sermayeli firmalarda idari görev alan yerli elemanların sonradan yerli firmalara geçmeleri yoluyla, yeni organizasyon yapılarının ve idari tekniklerin evsahibi ülke ekonomilerine kazandırılması mümkün olabilmektedir. </span></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Yabancı yatırımlardan beklenebilecek diğer bir yarar da dünya pazarlarına erişimi kolaylaştırmasıdır. Gelişmekte olan ülkelerden bazıları, uygun kalite ve maliyetle üretim yapabilseler dahi dünya pazarlarına girmekte hayli zorlanmaktadırlar. Diğer taraftan yukarıda da işaret edildiği gibi, özellikle doğal kaynaklar, kimyasal maddeler ve ağır sanayi dallarında faaliyette bulunan çok sayıda çokuluslu şirket, bağlı-firmalarıyla oluşturduğu dikey (birinin satıcı diğerinin alıcı durumunda olduğu) organizasyonel yapı vasıtasıyla yoğun ticari ilişki içindedirler.1980&#8242;lerin başında ABD&#8217;de faaliyette olan çokuluslu şirketlerin yaptıkları toplam ithalatın yüzde 60&#8242;ı başka ülkelerde kendilerine bağlı olarak kurulan firmalardan yapılırken; ihracatlarının da yüzde 40&#8242;ı yine bu firmalara yapılmaktaydı. Çokuluslu firmalar çeşitli ülke pazarlarına uzun yıllar süren çabaların sonucu kalite güvencesi herkesce bilinen bir ürünle (mühendislik ve taahhüt hizmetlerinde olduğu gibi) kolayca girebiliyorlarken, gelişmekte olan ülke firmalarının bu tür bir rekabetçi üstünlüğü yakalayabilmeleri aynı ölçüde kolay olamamaktadır. Dolayısıyla, yabancı şirketlerle ticari ilişki kurabilen yerli firmalar, yeni uluslararası pazarlara girmede bir tutuş noktasına da kavuşabilmektedirler. </span></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Yabancı yatırımların evsahibi ülkelere sağladıkları yararlar çok uzun süre, sermaye (dolayısıyla mülkiyet ve kontrol), yönetim, teknoloji ve pazarlama kanallarının bir arada bulunduğu yatırım paketleri olarak algılanmışlardır. Uzunca bir süre böylesine bir yaklaşım, çokuluslu şirketler tarafından gelişmekte olan ülkelere &#8216;ya kabul et ya da reddet&#8217; biçiminde sunulmuştur. Çünkü işaret edilen unsurların (parçaların) ancak bir bütün halinde yarar sağlayacakları; bütünün parçalanmak istenmesi halindeyse en önemli unsurun yani patent ile korunan teknolojinin elde edilemeyeceği hususu öne sürülmüştür. Son yıllarda ise gelişmekte olan ülkeler, bu tür bir paketi kendi yararlarına parçalamayı, bir başka ifade ile alt bölümlerine ayırmayı başardılar. Örneğin, bazı çokuluslu firmalar sermaye getirme riskine katlanmaksızın sadece teknoloji, yönetim ve pazarlama birleşimiyle önemli ölçüde kazanç elde edebileceklerini görmüş durumdadırlar. Dolayısıyla yukarıda sözü edilen bütünün (paketin) bazı parçalarının çeşitli biçimlerde (yabancı firmanın küçük ortak olmayı kabul ettiği bir ortak girişim/joint-venture, mülkiyet yerine doğrudan üretimin paylaşıldığı bir yöntem, teknolojinin lisansla kullanıma verilmesi, yabancı firmanın sermayeye ortak olmadığı halde yönetimi üstlenmesi, franchasing ya da anahtar teslimi proje üretimi gibi) ayrı ayrı ele alınması söz konusu olabilmektedir. Yine de çokuluslu şirketler genellikle doğrudan yatırımı ve kontrol gücünü kendi ellerinde bulundurmayı tercih etmektedirler. Bu tercih uluslararası işletmecilik literatüründe ‘içselleştirme’ (internalisation) kavramı etrafında enine boyuna incelenmiştir. Benzer şekilde bazı yazarlar mülkiyet ve kontrolün yabancı sermayeye bırakılması söz konusu olmaksızın, yukarıda özetlenen türden yöntemlerle yabancı sermaye girişlerinin gerçekleşmesi durumunda umulan ölçüde yarar sağlanamayacağını ileri sürmektedirler. Öyle ya da böyle hangi yatırım yöntemi geçerli olursa olsun bu süreçte, çokuluslu bir şirket kendi avantajlı konumunu türlü güvenlik mekanizmalarıyla korumaya çalışırken, evsahibi ülkelerse yabancı sermaye yatırımlarını kendi güçlerindeki nisbi değişimin boyutlarına bağlı olarak zaman içerisinde tedricen devralmak çabasındadırlar.</span></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Evsahibi ülkeler yabancı yatırımlardan sermaye, teknoloji, yönetsel birikim, pazara erişebilirlik gibi hususlarda azami şekilde yararlanmaya çalışırlarken; çokuluslu yatırımcıların iki temel amacı bulunmaktadır: Küresel karların azamileştirilmesi ve girişimin (şirketin) istikrarının korunması. Oligopolistik endüstri dallarında çokuluslu şirketler bağlı-firmaların tamamının karlarını toplu halde (her bir firmayı ayrı ayrı düşünmeksizin) azamileştirebilirler ve aynı anda şirketin istikrarını da koruyabilirler. Bu durumda yeni firmaların endüstriye girişi engellenir ve yerleşik firmalar rekabetsiz bir ortamda mevcut pazar paylarını koruyarak faaliyetlerini sürdürürler. Bu çerçevede çokuluslu şirketler bir başka ülkede söz konusu olabilecek bir yatırım projesini değerlendirirken, şirketin karlılığını ve istikrarını küresel düzeyde bir bütün olarak ele alırlar.</span></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Bu iki ayrı amacın dengelenmesi gereği çokuluslu şirketlerin gelişmekte olan ülkelerde yürüttükleri bazı projelerin gerisinde yatan ve ilk bakışta açıklaması güç gibi görünen gerekçelerin anlaşılabilmesine imkan vermektedir. Örneğin petrol üretiminde faaliyet gösteren bazı çokuluslu şirketler rakiplerine kıyasla daha düşük getirilerin söz konusu edildiği sözleşmeleri, kullanımları altındaki rezervlerin çeşitlendirilebilmesi ihtiyacı ile üstlenmektedirler. Ya da uzmanlaştığı sahanın yanısıra bir başka sahaya giren bir şirketin temel amacı üstlendiği toplam riski dağıtmak olmaktadır. Veya yerleşik bir maden firması faaliyette bulunduğu ülkede önüne sürülen ve pek de avantajlı olayan kimi koşulları sırf mevcut durumunu koruyabilmek için kabullenebilmektedir. Örneğin Japon firmaları sahip oldukları ihracat pazarını kaybetmek kaygısıyla başlangıçta ihracat yaptıkları ülkelerde bir süre sonra üretim tesisleri de kurmaktadırlar.</span></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Dünyanın büyük çokuluslu şirketlerinin yatırım kararlarını belirleyen unsurlar gittikçe karmaşıklaşmaktadır. Bu süreçte özellikle gözlenen gelişme fiziksel olmayan aktiflerin (intangible assets) kazandıkları özel önemdir. Yatırım yapılması muhtemel olan ülkede teknolojiye erişebilirlik ve yenilikçi kapasite belirleyici etkisini artırmaktadır. Küresel ekonomide rekabetçi olabilme mücadelesinde, çokuluslu firmalar için geleneksel önemi haiz doğal kaynak zenginliğinin yerini insan yapısı aktifler, teknoloji ve yenilikçi kapasite almaktadır.</span></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Yabancı doğrudan yatırımların geleneksel belirleyicileri arasında sayılan pazara erişebilirlik, doğal kaynak zenginliği ve ucuz işgücü gibi unsurlar hâlâ yabancı sermaye yatırımlarını özendirici özelliklerini, özellikle faaliyetlerini dünya ölçeğine yayma çabasında olan çokuluslu yeni şirketler için korumaktadırlar. Dolayısıyla yerli pazar büyüklükleri ve pazarın büyüme hızının elverişli olduğu, diğer bölge pazarlarına ulaşmanın coğrafi bakımdan kolayca mümkün olabileceği ve doğal kaynaklar bakımından göreceli olarak zengin olan ülkeler yabancı sermaye yatırımlarını çekmek bakımından önemli avantajlara sahiptirler. Bunların yanısıra insan yapısı (yaratılmış) aktiflere sahip olan ülkeler yabancı sermaye yatırımlarını çekmek konusunda daha da iyi bir performans göstermektedirler.</span></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Bu bakımdan yabancı sermaye konusu ülkemiz gündemindeki önemini artırırken sanırım yukarıda değinilen hususların da sürdürülen tartışmalara konu olmasında büyük yarar vardır.</span></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial" /></p>
<p style="margin: 0in 0in 0pt; line-height: 150%; text-align: justify" class="MsoNormal"><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Emin Akçaoğlu (Temmuz 2002). </span><span lang="TR" style="font-size: 10pt; color: black; line-height: 150%; font-family: Arial">Türk Eximbank Bülteni, No.23, s.16-18.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.akcaoglu.net/2002/08/19/1/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Beyin göçüne yeni yaklaşımlar</title>
		<link>http://www.akcaoglu.net/2006/03/19/5/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.net/2006/03/19/5/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Mar 2006 15:48:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
	<category>Düşünce Yazıları</category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.net/2006/03/19/5/</guid>
		<description><![CDATA[Son yıllarda yaşanan ekonomik krizler, Türkiye&#8217;yi daha önce görülmemiş yeni bir durumla tanıştırdı: İyi yetişmiş ve hayatlarını zihinsel becerilerini kullanarak kazanan &#8216;beyaz yakalı&#8217; profesyonellerin kitlesel işsizliği.
Özellikle zor durumdaki bankaların birbiri ardına kapanmasıyla, son derece çarpıcı bir biçimde beyaz yakalıların da işsiz kalabileceği gerçeğine tanık olundu. Üstelik ekonomik küçülme, işlerini kaybedenlerin ülke içinde yeni iş bulma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Son yıllarda yaşanan ekonomik krizler, Türkiye&#8217;yi daha önce görülmemiş yeni bir durumla tanıştırdı: İyi yetişmiş ve hayatlarını zihinsel becerilerini kullanarak kazanan &#8216;beyaz yakalı&#8217; profesyonellerin kitlesel işsizliği.</font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Özellikle zor durumdaki bankaların birbiri ardına kapanmasıyla, son derece çarpıcı bir biçimde beyaz yakalıların da işsiz kalabileceği gerçeğine tanık olundu. Üstelik ekonomik küçülme, işlerini kaybedenlerin ülke içinde yeni iş bulma imkânlarını da daralttığı için bu defa Türkiye&#8217;nin gündemine yeni bir konu daha giriyordu: İşsiz profesyonellerin yurtdışına kitlesel göçü konusu. Yetişmiş işgücünün zengin ülkelere kaptırılması sorunu &#8220;beyin göçü&#8221; olarak adlandırılmaktadır.</font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif"><a id="more-5"></a></font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Aslında beyin göçü olgusu Türkiye için yeni değildir. Türkiye&#8217;nin -son dönemde tüm çarpıcılığıyla hissedilen- beyin göçü gerçeğini, aynı koşullardaki pek çok ülke gibi uzun zamandır tedricen yaşadığı bilinmektedir. Devletin sağladığı imkânlarla yurtdışına öğrenime gönderilen öğrencilerin geri dönüşleri konusu bile bu duruma başlı başına bir örnektir. Pek çok gelişmekte olan ülke gibi Türkiye de cumhuriyetin kuruluş yıllarından bu yana ihtiyaç duyulan iyi yetişmiş kadroları oluşturmak amacıyla sanayileşmiş ülkelere yüksek öğrenim görmek üzere öğrenci göndermektedir. Ancak bu öğrencilerin bir kısmı Türkiye&#8217;ye geri dönmeyebiliyorlar. Geri dönmeyen her öğrenci, kendisine yapılan uzun dönemli yatırımlar dikkate alındığında kaybedilen ulusal kaynakları temsil etmektedir. Aynı durum, kariyerine daha sonraları başka ülkelerde devam eden profesyoneller için de geçerlidir. Bugün yurtdışında yaşayan Türk uzmanların bazıları zaman zaman içinde yaşadıkları toplumlarda sivrilmiş kişiler olarak Türk kamuoyunun dikkatini çekebiliyorlar. Bu insanların Türkiye bakımından sahip oldukları önemin tüm yönleriyle iyi belirlenmesinde büyük yarar vardır. </font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Ciddi sakıncalar </font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Elbette ilk bakışta beyin göçünün, göç veren ülke aleyhine çok ciddi sakıncalar yarattığı düşünülebilir. Her şeyden önce bu durumda, çoğu zaman kamu kaynakları kullanılarak yetiştirilmiş insan gücü, maliyete katlanan ülke yerine başka bir ülkenin kullanımına girmektedir. Buna ek olarak, ülkeden ayrılan ya da geri dönmeyen uzmanların sağlayabileceği hizmetlerden mahrum kalınırken, yerlerine başkalarının yetiştirilmesi çok uzun zaman gerektirmektedir. Kaldı ki, konu sadece ekonomik yönleriyle sınırlı da değildir. İyi yetişmiş bireyler, içinde bulundukları toplumun refahının yükselmesine katkı sağladıkları gibi, genel olarak toplumsal ve siyasal dokunun güçlenmesini de sağlarlar. </font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Öte yandan, beyin göçünü yaratan sebeplerden hareketle üzerinde durulması gereken başka hususlar bulunmaktadır. Esasen öncelikle sorgulanması gereken konu, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde sahip olunan yetişmiş insan kaynağının ne ölçüde kullanıldığı ya da ne ölçüde iyi kullanıldığı konusudur. Maalesef bu tür ülkeler genellikle yetişmiş işgücünün üretkenliğini koruyabilmek bakımından ihtiyaç duyulan fiziksel ve kurumsal çevreyi sağlamakta yetersizdirler. Örneğin, Türkiye&#8217;de kamu kesiminde doktoralı uzmanlar çok düşük ücretlerle çalıştırılmakta; gerekli (bazı mesleklerde laboratuvar imkânları gibi) fiziksel çevre koşulları kendilerine sağlanmamakta; daha da kötüsü hak edilmeyen muameleye maruz kalmak gibi üzücü haller dahi yaşanabilmektedir. Bu tür olumsuzluklar elbette öğrenimlerinin tamamını kendi ülkesinde yapmış profesyoneller için de geçerlidir. Öğrenimlerinin bir bölümünü yurtdışında tamamlamış profesyoneller söz konusu olduğunda şaşırtıcı örneklerin sayısı artmaktadır. Yurtdışında uzun zaman alan yüksek lisans ve doktora öğrenimi esnasında personel yönetmeliklerinin öngördüğü yaş hadlerini aşıp, yurda döndüklerinde uzman yardımcılığı sınavlarına bile sokulmayıp, kamu kuruluşlarında zorunlu hizmet ödeyen doktoralı uzmanlar; bilgisayarla dizayn alanında kamu kaynaklarıyla doktora yaptırılıp ihracat elemanı olarak çalıştırılanlar; uluslararası ilişkiler alanında doktora düzeyinde yetiştirilip, işlevsiz masabaşı işlere verilenler maalesef Türkiye&#8217;nin yabancı olmadığı durumlardır. (Tabii bu örneklerin arasında kendisini çok şanslı sayabilecek az sayıda kişinin varlığı da mutlaka not edilmelidir.) Dolayısıyla, geri dönen uzmanlar genellikle içine girilen çevrenin özel koşullarına göre değişen ölçülerde uzmanlığını yitirme ya da geliştirememe tehlikesiyle yüz yüze kalmaktadırlar. Sıralanan bu sorunların bir kısmı gelişmekte olan ülkelerin yaşadıkları mali kaynak darlığıyla ilgili olsa da sorunun esasen kurumsal yapı ve anlayışa ilişkin aksaklıklardan kaynaklanan yetersiz planlamayla doğrudan bağlantılı olduğu bilinmektedir. </font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Bu şartlar altında, ülkesine dönmek yerine uygun koşullar sunabilen başka bir ülkede yerleşmeyi tercih eden nitelikli işgücü, bir kayıp olarak algılanmanın ötesinde belki de -tabii uygun mekanizmaların geliştirilmesi şartıyla- her an kendi ülkesinin kullanımına hazır bir kaynak biçiminde algılanmalıdır. Elbette, bu noktada sorulması gereken soru, &#8216;geliştirilmesi gereken mekanizmaların&#8217; neler olabileceğidir. Yukarıda işaret edilen mali ve kurumsal yapıdan kaynaklanan zorlukların giderilmesi bugünden yarına mümkün olamayacağına göre, beyin göçünün yarattığı zararları asgariye indirebilmek ve Türkiye&#8217;nin yurtdışında yerleşik Türk uzmanların hizmetlerinden azami ölçüde yararlanabilmesini temin edebilmek bakımından kısa vadede başvurulabilecek çözüm yolları bulunmalıdır. </font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Göçü yavaşlatmak </font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Böyle bir yaklaşımın beyin göçünün teşviki gibi algılanmasının doğru olmayacağı hemen vurgulanmalıdır. Göçü tersine çevirmek zaten mümkün olmadığı gibi, durdurmak, en azından yavaşlatmak bile yukarıda değinilen olumsuz koşulların ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Bu ise konuyla ilgili kararlı bir politika değişikliğinin gündeme getirilmesini zorunlu kılar. Oysa gündemde konuyla ilgili tedbir alınacağı yönünde -görünür gelecek için- iyimser düşünebilmeyi kolaylaştırabilecek herhangi bir belirti bulunmadığına göre; pragmatik yaklaşımların benimsenmesi, katlanılan zararın asgariye indirilebilmesi bakımından kaçınılmazdır. </font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Bu tür pragmatik çözüm yollarından biri, son yıllarda büyük gelişme kaydeden internet teknolojisi sayesinde imkân kazanmıştır. Göç veren ülkeler başka ülkelerde yerleşik uzmanlarının mesleki birikimlerinden, internet üzerinde oluşturulan uluslararası ilişki ağları (network) biçiminde yaratılan &#8220;sanal organizasyonlar&#8221; yardımıyla yararlanabiliyorlar. Dünyada bu tür örgütlenmeleri başarıyla uygulayan ülkelerin sayısı az değildir. </font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin (ABD) ünlü Silikon Vadisi&#8217;nde çalışan Hintli profesyoneller tarafından 1987 yılında, ABD&#8217;den Hindistan&#8217;a yüksek teknoloji transferi amacıyla internet üzerinde kurulan SIPA (</font><a href="http://www.sipa.org/"><strong><u><font color="#ff0000"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Silikon Valley Indian Professionals Association</font></font></u></strong></a><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">) adlı organizasyon bu tür girişimlerin en iyi örneklerinden biridir. SIPA&#8217;nın bugün sayısı 1000&#8242;in çok üstünde olan üyeleri internet üzerinde sürekli haberleşmekte ve Hindistan&#8217;ın kalkınmasına yönelik pek çok proje üzerinde işbirliği yapmaktadırlar. Hindistan&#8217;da çok çarpıcı gelişme gösteren yazılım endüstrisinin SIPA&#8217;nın faaliyetleriyle büyük ölçüde ilgili olduğu bilinmektedir. Benzer başka bir örnek, Taylandlı uzmanları bir araya getiren RBD (</font><a href="http://rbd.nstda.or.th/"><strong><u><font color="#ff0000"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Reverse Brain Drain</font></font></u></strong></a><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif"> - Tersine Beyin Göçü) projesidir. Bu organizasyonda da yine internet teknolojisinin sağladığı imkânlardan, kesintisiz iletişim ve veri tabanları yaratmak için yararlanılmakta; yurtdışında ve içinde yerleşik Taylandlı uzmanlar arasındaki işbirliği geliştirilmeye çalışılmaktadır. Bu çerçevede kurulan ilişkiler, dışarıdaki uzmanların Tayland&#8217;a kısa süreli ziyaretler yoluyla birikimlerini aktarabilecekleri ortamların yaratılmasında kullanılmaktadır. Konuyla ilgili örnekler bu ikisiyle sınırlı değildir. Tersine, kırktan fazla ülkenin yurttaşları benzer organizasyonlar oluşturmuşlardır. Tayland örneği bile tek başına RBD ile sınırlı değildir; ATPAC (</font><a href="http://www.atpac.org/atpac_2003/index.htm"><strong><u><font color="#ff0000"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Association of Thai Professionals in America and Canada</font></font></u></strong></a><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">), ATPER (</font><a href="http://www.fedu.uec.ac.jp/ATPIJ/sakkayaphab/intro.html"><strong><u><font color="#ff0000"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">The Association of Thai Professionals in Europe</font></font></u></strong></a><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">) ve ATPU (</font><a href="http://www.fedu.uec.ac.jp/ATPIJ/sakkayaphab/intro.html"><strong><u><font color="#ff0000"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">The Association of Thai Professionals in Japan</font></font></u></strong></a><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">) adlı organizasyonlar da RBD ile bağlantılı olarak çalışmalarını sürdürmektedirler. Örnek olarak, SANSA (</font><a href="http://sansa.nrf.ac.za/"><strong><u><font color="#ff0000"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">The South African Network of Skills Abroad</font></font></u></strong></a><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">) Güney Afrikalılar&#8217;ın; FORS (The Forum for Science and Reform) Romanyalılar&#8217;ın; ASTA (</font><a href="http://www.asta-net.org/"><strong><u><font color="#ff0000"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">The Network of Arab Scientists and Technologists Abroad</font></font></u></strong></a><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">) ülke ayrımı olmaksızın tüm Araplar&#8217;ın; The Iranian Scholars Scientific Information Network, İranlılar&#8217;ın; </font><a href="http://www.gkn-la.net/"><strong><u><font color="#ff0000"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">The Global Korean Network</font></font></u></strong></a><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">, Koreliler&#8217;in kurdukları benzer yapıda organizasyonlardır. </font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Yurtiçinde ve dışında yerleşik Türk uzmanların, yukarıda özetlenen örgütlenmelere benzer bir yaklaşımla başlattıkları Grup1416* projesi (www.grup1416.org) de burada mutlaka dile getirilmelidir. Grup1416, 2000 yılı Ekim ayında 8 Nisan 1929 tarihli ve 1416 sayılı Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun kapsamında devlet bursuyla yurtdışında yüksek öğrenim görmüş ve görmekte olan kişileri bir araya getirmek üzere internet üzerinde oluşturulmuş bir topluluktur. Halen 100&#8242;dan fazla üyesi ve 250&#8242;ye yakın öğrenci üyesi bulunan bu topluluk her şeyden önce dünya coğrafyasına dağılmış ve belirtilen kapsamda devlet bursu kullanmış Türk uzmanlar arasında sürekli bir iletişim kanalını açık tutarak, Türkiye&#8217;nin karşı karşıya bulunduğu sorunların çözümüne ilişkin akademik bazlı öneriler geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, ilk aşamada sadece devlet bursiyerleri, sonraki aşamalarda ise tüm Türk uzmanlar hakkında birer vergi tabanı oluşturulması; uzmanlık esasında çalışma grupları kurulması ve gündemdeki ulusal sorunlar üzerinde düşünce üretilmesi ve Türkiye&#8217;ye teknoloji ve sermaye transferi için kullanılabilecek yöntemlerin araştırılması öngörülmektedir. Kuruluşundan bu yana bir &#8220;sanal şebeke organizasyon&#8221; yapısına sahip olan Grup1416 -zaman içerisinde- bir dernek çatısı altında kurumsal kimlik kazanmayı planlamakla birlikte, her halukârda &#8220;sanal şebeke&#8221; yapısını koruyarak faaliyetlerini sürdürmek niyetindedir. </font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Tüm bu oluşumların temelinde nitelikli kişilerin birbirleriyle kolaylıkla haberleşebilecekleri ve dolayısıyla bilgiyi paylaşabilecekleri; bu yolla ülkelerinin gelişimine katkı sağlayabilecekleri bir ortama duydukları ihtiyaç bulunmaktadır. Ekonomik değeri insangücünün ve özellikle de beyin gücünün ürettiği gerçeği dikkate alındığında, bilgi değişiminin ve &#8216;bilen insanların birbirlerini de biliyor olmalarının gereği&#8217; tartışma götürmez. Bu tür çabaların sadece beyin göçünün yarattığı olumsuzlukları en aza indirmek için değil, aynı zamanda Türkiye&#8217;de çalışan nitelikli beyinlerin de en etkin şekilde kullanılmaları zorunluluğu hesaba katılarak yürütülmesi gerektiği vurgulanmalıdır. Türkiye sahip olduğu kıt insan gücünü israf edebilecek kadar zengin olmadığı gibi; dünyanın en zengin ülkeleri bile bu lükse sahip değillerdir. Kaldı ki, zenginleri zengin yapan esas unsur, insan kaynaklarını kullanabilme becerisidir.</font></p>
<p style="text-align: justify"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">* </font><a href="http://www.devletburslulari.net/"><u><font color="#0000ff"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">Devlet Bursluları Topluluğu</font></font></u></a><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">, Grup1416&#8242;nın kapsamı genişletilerek oluşturulmuştur.</font></p>
<p><font size="2">Emin Akçaoğlu (26.07.2002). </font><a target="_window" href="http://www.dunyagazetesi.com.tr/news_display.asp?upsale_id=88442"><font size="2" face="Verdana" color="#999999">Beyin Göçüne Yeni Yaklaşımlar, Dünya Gazetesi, s.11</font></a><font size="2">. </font>
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.akcaoglu.net/2006/03/19/5/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Bankacılıkta Yabancı Sermaye</title>
		<link>http://www.akcaoglu.net/2005/05/07/6/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.net/2005/05/07/6/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 May 2005 15:54:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
	<category>Düşünce Yazıları</category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.net/2006/03/19/6/</guid>
		<description><![CDATA[Uzunca bir süredir Türkiye’nin gündeminde bulunan yabancı sermaye olgusu üzerinde, önceleri genellikle finans dışındaki sektörler için durulurken; konu, 2001 yılındaki ekonomik bunalımın tetiklemesiyle bankacılık sektöründe açığa çıkan çöküşle birlikte finansal hizmetler sektörünün de gündemine girdi. Demirbank’ın İngiliz sermayeli HSBC tarafından satın alınması bu yeni gündemin habercisiydi. Ardından İtalyan UniCredito – Koçbank, BNP Paribas – TEB, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Uzunca bir süredir Türkiye’nin gündeminde bulunan yabancı sermaye olgusu üzerinde, önceleri genellikle finans dışındaki sektörler için durulurken; konu, 2001 yılındaki ekonomik bunalımın tetiklemesiyle bankacılık sektöründe açığa çıkan çöküşle birlikte finansal hizmetler sektörünün de gündemine girdi. Demirbank’ın İngiliz sermayeli HSBC tarafından satın alınması bu yeni gündemin habercisiydi. Ardından İtalyan UniCredito – Koçbank, BNP Paribas – TEB, Fortis – Dışbank, UniCredito/Koç – YKB, Rabobank – Şekerbank arasındaki devirlerle ya da devir söylentileriyle Türk bankacılığında yabancı sermaye konusu ekonomik gündemin en üst sırasına yerleşmiştir. Türk bankacılık sektöründe ortaya çıkan yabancı sermayeye ilişkin durumu anlayabilmek için konuyu dünya ekonomisinin bütünü içinde değerlendirmek gerekmektedir.</p>
<p><a id="more-6"></a></p>
<p>İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru ‘tekrar kurulmakta olan dünyanın’ para sistemi 1944 yılında Bretton Woods Konferansı’nda şekillendirildi. Bu sistem zamanla artan sıkıntılara rağmen 1970’lerin başına kadar ayakta kalabilmişse de, 1971 yılında Başkan Nixon’ın Amerikan dolarının altına konvertibilitesinin kaldırıldığını ilân etmesiyle, finansal piyasalar açısından yeni bir döneme giriliyordu. Yine 1970’li yıllardaki petrol şoklarının ardından yaşanan ekonomik krizlerle birlikte İkinci Dünya Savaşını izleyen çeyrek asırdaki ekonomik büyüme ve refah artışı, yerini durgunluğa ve durgunluk içinde enflasyona bırakıyordu. Bu dönem ‘risk’ kavramının iktisadî anlamda yeni boyutlar kazandığı ve dolayısıyla ekonomik aktörlerin eskiye kıyasla daha riskli koşullara uyum için yeni stratejiler geliştirmeye zorlandıkları bir dönemdir. Hâlen süregiden bu dönemde, makroekonomik dinamikler hükûmetleri tepki vermeye zorlarken, hâkim yaklaşım, savaş sonrasının Keynezyen politikalarından uzaklaşılmasıdır. Bu dönemde hükûmetler ‘serbestleştirici’, bir başka ifadeyle yasal düzenlemeleri gevşetici politikaları benimsediler. Ayrıca, iletişim ve bilgi işlem teknolojilerindeki gelişmeler her alanda olduğu gibi finans alanında da ekonomik faaliyetin yapısını öncesiyle kıyaslanamayacak ölçülerde değişikliğe uğratmıştır. Sözü edilen koşulların yarattığı süreç kendi kendisini besleyerek, rekabetçi baskıları finansal sektörde görülmemiş ölçüde artırmıştır. Bu süreç bir bakıma ‘küreselleşme’ olarak adlandırılan sürecin bir parçasıdır. Gerçekte küreselleşme olgusunun iktisadî yönünün çoğunlukla sanıldığından hayli farklı olduğunu not etmekte fayda vardır. Çünkü gelinen aşamada bir küreselleşme gerçeğinden ziyade, dünya üzerinde ‘üç büyük blok’un (ABD liderliğindeki NAFTA/Amerika bloğu, Japonya liderliğindeki Asya-Pasifik bloğu ve Avrupa Birliği) açığa çıktığı görülmektedir. Dolayısıyla, belki bir ‘küresel pazardan’ değil de ‘üç bölgesel pazardan’ söz edilmesi daha gerçekçi olacaktır.</p>
<p>Bu şartlar altında dışa açık ekonomilerde bankacılık sektörünün karşı karşıya bulunduğu durum şu şekilde özetlenebilir: Pazara giriş ve faaliyet koşulları büyük ölçüde serbestleştirilmiştir. Geleneksel anlamda banka olmayan fakat finansal hizmetler sunmaya başlayan firmalarla, pazara yurt dışından girişler ve doğrudan giriş biçiminde değerlendirilemese bile yurt dışındaki finansal kurumların sınır-ötesi faaliyetleri finansal piyasalardaki rekabetçi baskıları artırmış; dolayısıyla pazar doygunlaşmış, kâr oranları düşmüştür. Sonuçta rakip bankalar (finansal kurumlar) ‘en azından’ rekabetçi güçlerini koruyabilmek için finansal yenilikler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Finansal yenilikler yeni ürünler, yeni süreçler ya da yeni pazarlar biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Yenilik kapsamında düşünülebilecek bu üç husus (ürün, süreç ve pazar) birlikte değerlendirilmelidir; çünkü her biri bir diğerini daha anlamlı kılabilecek etkiler yaratmaktadır. Konunun yazımızın esasını oluşturan ‘bankacılıkta doğrudan dış yatırımlar’ olgusu, burada anılan pazar kavramı çerçevesinde düşünülmelidir.</p>
<p>Bankacılık alanında dünyada bugüne kadar üç büyük dış yatırım dalgasından söz edilebilir. Bunların ilki 1830’lu yıllarda başlayan ve İngiliz bankalarıyla Hollanda bankaları tarafından, yine bu ülkelerin sömürgelerinde yapılan dış yatırımlardır. İkinci dalga 1960’lı yıllarda Amerikan bankalarının, daha sonraysa Japon bankalarının faaliyetleriyle belirginleşmiştir ve gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğrudur. Birinci ve ikinci dalgalarda bankalar kendi ülkelerinin çokuluslu firmalarını izlemek için dış yatırıma yönelmişlerdir (müşterini izle yaklaşımı). Üçüncü dalga ise 1990’larda ortaya çıkmıştır ve bu defa başı çeken bankalar sanayileşmiş Avrupa ülkelerinin bankalarıdır.  Önceki iki dalgadan farklı olarak bu defa dış yatırımın gerisindeki temel saik ‘müşterinin izlenmesi’ değil; doğrudan doğruya yerel finansal hizmetler talebinin karşılanmasıdır, özellikle perakendeci bankacılıktır. Dış yatırımların yönü de sanayileşmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğrudur ve belirgin şekilde dış yatırım çeken ülkeler Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Latin Amerika ülkeleridir.</p>
<p>Bankacılıkta dış yatırımlar konusunu ele alan teorik çalışmalara bakıldığında, özetlenen tarihsel sürecin temel alındığı görülmektedir. Dolayısıyla, ilk kez Grubel’le başlayarak 1970’lerde oluşturulan ‘çokuluslu bankacılık teorisi’ ilk iki dış yatırım dalgasının sağladığı tecrübeye dayanılarak, doğrudan dış yatırım yapan bankaların esasen kendi ülkelerinin çokuluslu firmalarını izledikleri ve gittikleri ülkelerdeki yabancı ya da yerli büyük özel müşterilere yöneldiklerini savlamaktadır. Bir başka ifadeyle geleneksel teori bankacılıkta dış yatırım faaliyetlerinin, müşterilerin izlenmesi ve büyük yerli müşterilerin taleplerinin karşılanması biçiminde açıklanabileceğini ileri sürmektedir.</p>
<p>Bu yaklaşım günümüzün koşullarını açıklamaktan uzaktır. Çünkü, bankacılık alanında hâlen süregiden dış yatırım faaliyetlerinde, müşterilerin izlenmesi önem taşımadığı gibi yabancı sermayeli bankalar girdikleri pazarlarda esasen perakendeci bankacılıkta yoğunlaşıyorlar. Yeni koşullar altında çokuluslu bankacılığın izahında nasıl bir teorik yaklaşım geliştirilebileceği sorgulandığında ise diğer sektörleri içinde barındıran ‘doğrudan dış yatırımlar literatürünün’ göz önünde bulundurulmasında yarar vardır. Doğrudan dış yatırımlara ilişkin teoriler esas alınarak çokuluslu bankacılık konusunda değişik yönlere vurgu yapan farklı değerlendirmeler mümkün olabilir. Bununla birlikte literatürde genel kabul gören yaklaşımların başında gelen ve Dunning tarafından geliştirilen Eklektik Paradigma’nın ve Knickerbocker’ın Stratejik Rekabet Yaklaşımı’nın ortaya koyduğu analitik çerçevenin yardımıyla gerçekçi bir değerlendirme mümkün görünmektedir.</p>
<p>Eklektik Paradigma’ya göre bir firma kendi ülkesinin sınırları dışında yatırım yapabilmek için yatırımın yapıldığı ülkedeki yerli firmalara kıyasla bazı avantajlara sahip olmalıdır. Dış yatırımcı firma bu avantajları yerli firmalardan birine kiralayarak faaliyette bulunmak yerine, kendisi doğrudan pazara girmeyi tercih ediyorsa; bu tercih firmanın avantajlarını bünyesinde tutmak, bir başka ifadeyle içselleştirmek yoluyla yabancı pazardaki faaliyetinden daha yüksek oranda kâr etmeyi beklemesindendir. Ayrıca dış yatırımcı firma avantajlarını yeni bir pazarda kullanarak rekabet gücünü belirginleştirecektir. Çünkü sözü edilen avantajlar, yatırımcı firmanın kendi ülkesindeki pazarda, dış pazardaki ölçüde üstünlük sağlamıyor olabilir. Bu şartlar altında, herhangi bir dış yatırımcı firmanın dış yatırım kararında ‘pazar arayışı’, ‘stratejik aktif arayışı’, ‘doğal kaynak arayışı’ ya da ‘etkinlik arayışı’ belirleyici olmaktadır.</p>
<p>Öte yandan Stratejik Rekabet Yaklaşımı’na göre firmalar dış yatırım kararı verme sürecinde rakiplerinin izleyerek kendi rekabetçi konumlarını nisbî olarak zayıflatmayacak yönde davranma eğilimi içindedirler. Dolayısıyla piyasadaki herhangi bir rakibin alacağı pozisyon bir diğerinin aldığı pozisyon ile yakından ilgilidir. Rakiplerden birinin – diyelim – yeni bir pazara girmesi diğerlerini de aynı yönde davranmaya zorlayacaktır.</p>
<p>Bu teorilerin sağladığı bakış açısı bankacılık sektöründeki mevcut dış yatırım dalgasının çözümlenmesinde kullanıldığında şunlar söylenebilir: Dış yatırım yapan bankalar kendi iç pazarlarında karşı karşıya kaldıkları rekabetçi baskı, pazar doygunluğu ve azalan getiriler karşısında yeni pazarların arayışına girmişlerdir. Sözü edilen her ekonomik bloğun gelişmiş ülkelerinin bankaları, başlangıçta stratejik pozisyon alma kaygısıyla, karşılıklı olarak birbirlerinin iç pazarlarına girme çabasındalarken gelinen aşamada, içinde bulundukları ekonomik bloğun görece geri bölgelerine doğru büyüme eğilimindedirler. Avrupa Birliği söz konusu olduğunda bu bölge ‘Avrupa ekonomik alanıyla’ tamamen bütünleşmiş olan ve Avrupa Birliği’ne yeni giren ya da girmeye aday ülkelerdir (Türkiye de bu ülkeler arasındadır ve Avrupa Birliği’ne tam üyelik konusu dikkate alınmaksızın; 1989’daki 32 Sayılı Karar, 1996’daki Gümrük Birliği ve son yıllarda yoğunlaşan mevzuat uyumu çalışmalarının yarattığı koşullarda, bütünüyle Avrupa ekonomik alanının bir parçası hâline gelmiştir.). Yatırımcı bankalar genellikle gelişmiş ülkelerde kurulmuş büyük firmalardır ve kendi ülkelerinden daha az etkin finansal sektörleri olan ülkelere yönelmektedirler. Bu bankalar özellikle güçlü sermaye yapılarına ve gelişmiş yönetsel becerilerilere dayanan bir rekabetçi üstünlüğe sahiplerdir (Bazı yazarlar ölçek ve kapsam ekonomilerinden söz etseler de bankacılık sektöründe ölçek ve kapsam ekonomileri konusu ayrıca tartışılması gereken bir konudur.). Dolayısıyla dış yatırımı mümkün kılabilecek avantajlara sahip olan söz konusu bankalar özellikle pazar ve stratejik aktif arayışı içinde, etkin olmayan dış pazarlara yönelmeyi tercih etmekte ve kendi boylarındaki rakiplerinin davranışlarını çok yakından izlemektedirler. Bir başka ifadeyle bu büyüklükteki oyunculardan herhangi birinin bir dış yatırım hareketine diğerleri tarafından da en kısa zamanda tepki verilmektedir. Çünkü hiçbiri nisbî rekabet güçlerini coğrafî pazar anlamında kaybetmeyi göze alabilecek durumda değillerdir. Bir başka ifadeyle – diyelim – a bankası ile A ülkesinde rekabetçi bir denge oturtmuş bulunan b bankasının bu dengeyi koruyabilmesi için a bankasının B ülkesinin pazarına girmesi durumunda, b bankasının da B ülkesi pazarına girmesi kaçınılmazdır. Bu oyun belki ‘küresel’ değil ama ‘bölgesel’ bir oyundur ve dolayısıyla büyük oyuncuları tahmin etmek hiç de güç değildir.</p>
<p>Bankacılıkta günümüzdeki dış yatırımlarda ‘pazar arayışının’ temel saik oluşu, yeni durumu geçmişteki benzerlerinden ayırmaktadır. Artık dış yatırımcı bankalar ‘müşterilerini izlemek’ yerine, yerel perakendeci bankacılık pazarlarına yönelmektedirler. Bu durumun bir başka sebebiyse, perakende pazardaki risk kompozisyonunun yapısından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, sözü edilen yatırımcı bankaların esasında uzunca bir süredir, doğrudan girişi planladıkları ülkelerde dolaylı da olsa faaliyette bulunduklarını ileri sürmek de mümkündür. Örneğin bu ülkelerin yerli bankalarına açılan sendikasyon kredileri ve çeşitli menkul kıymet yatırımları vasıtasıyla bu pazarların risk ve getiri koşullarına ilişkin değerlendirmeyi kolaylaştırabilecek önemli tecrübe kazanıldığı düşünülebilir.</p>
<p>Dikkat çekilmesi gereken diğer hususlar ise şunlardır: Yukarıda da değinildiği gibi dış yatırım yerinin seçiminde – genellikle – değinilen bloklaşma hususunun öncelikli etkileri görülürken, ayrıca büyüme ve ekonomik istikrar potansiyeli yüksek, dolayısıyla yüksek getiri oranları vaad edebilen ekonomiler tercih edilmektedir. Bununla birlikte, ‘yeni yatırım’ ve ‘organik büyüme’ değil de ‘satın almalar’ giriş yöntemi olarak seçilmektedir. Çünkü banka satın almak yenisini kurmaktan çok daha ucuz ve daha düşük risk taşıyan bir yöntemdir (Aynı durum neredeyse herhangi bir sektörde dış yatırım için geçerli olabilir; Türkiye bunun çarpıcı örneklerini yaşamaktadır.). Başlangıçta ‘stratejik ittifak’ veya ‘iştirak’ biçiminde görülebilecek dış yatırım hareketlerinde bile uzun dönemde ‘kontrol’ gücünün ele geçirilmesini amaçlayan hamleler beklemek güç olmasa gerektir. Bu beklenti herşeyden önce ‘dış yatırımın doğasına’ dayanmaktadır; dış yatırım ‘kontrol etmek’ için yapılır. Yukarıda ‘içselleştirme’ kavramıyla vurgulanan, kontrol kavramının ta kendisidir. Sanırım Türk bankacılığındaki yabancı sermayeli girişlerin anlaşılabilmesi bakımından – bir kısa gazete yazısının sınırları içinde – bu tür bir değerlendirme yararlı olacaktır. Doğrudan Türk bankacılık sektörüne ilişkin bir çözümleme ise belki bir başka yazının konusu olabilir.</p>
<p>Emin Akçaoğlu (06.05.2005). Bankacılıkta Yabancı Sermaye, Finans Kulüp - Türkiye Finans Yöneticileri Vakfı Internet Sitesi.
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.akcaoglu.net/2005/05/07/6/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Niçin Yanlış</title>
		<link>http://www.akcaoglu.net/1995/01/01/7/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.net/1995/01/01/7/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jan 1995 15:55:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
	<category>Düşünce Yazıları</category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.net/1995/01/01/7/</guid>
		<description><![CDATA[============================
9.     Serbest Kose [Petek - İTÜ Mezunları Derneği Elektronik Dergisi]
============================
9.1    Nicin Yanlis,                                     [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>============================<br />
9.     Serbest Kose [<a target="_window" href="http://www.turkishnews.com/itumuk/info/petek/c1s2/petek9509.txt"><u><font color="#800080">Petek - İTÜ Mezunları Derneği Elektronik Dergisi</font></u></a>]<br />
============================<br />
9.1    Nicin Yanlis,                                          Emin Akcaoglu<br />
============================<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
9.1    Nicin Yanlis<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Turkiye  onlarca  yildir  devlet kaynaklariyla yurt disina ogrenci gonderen<br />
bir ulke. 1929 yilindan bu  yana  1416  sayili  kanunla  Bati&#8217;nin  gelismis<br />
ulkelerine  gonderilmis  binlerce  ogrenci  bugun  Turkiye&#8217;de  ya  da baska<br />
ulkelerde akademisyenler,  burokratlar,  teknokratlar  ya  da  is  adamlari<br />
olarak  kendilerinden  beklenen  sorumlulugu  farkli  anlayislarla  da olsa<br />
yerine getirmeye calisiyorlar. Sadece  1416  sayili  kanunla  degil,  baska<br />
yasal duzenlemelerin yarattigi imkanlarla da kamu fonlarini kullanarak yurt<br />
disina  gonderilen,  kaymakamlar  gibi  kamu gorevlilerinin veya universite<br />
calisanlarinin varligi da burada  hatirlanmali.  Bu  cercevede  soz  konusu<br />
edilen  kaynaklarin  buyuklugu  tartisilamayacak kadar acik.  Oyleyse hemen<br />
sorulmasi gereken soru Turkiye&#8217;nin bu faaliyetle amacladiklarini elde  edip<br />
edemedigi konusuna iliskin olmali.</p>
<p>Kanaatimce  harcanan  kaynaklarin buyuklugu dikkate alindiginda elde edilen<br />
sonuclarin, elde edilebilecek olanlardan  hayli  geride  oldugu  rahatlikla<br />
algilanabiliyor.  Bu  konuda ayrintili bir calismanin yapilip yapilmadigini<br />
dogrusu bilmiyorum ve maalesef yapildigini da sanmiyorum. En  kisa  zamanda<br />
resmi  ya  da gonullu ozel kuruluslarca &#8216;devlet kaynaklari ile yurt disinda<br />
yetistirilen ogrencilere&#8217; iliskin bir raporun  hazirlanmasinin  son  derece<br />
yararli  olacagi  dusuncesindeyim.  Sadece uygulamanin icindeki bir ogrenci<br />
olarak bile gayet  iyi  biliyorum  ki  Turkiye  cok  onemli  ve  pahali  bu<br />
faaliyeti dikkat cekecek olcude plansiz ve el yordamiyla yurutuyor.<br />
<a id="more-7"></a><br />
Ogrencilerin   secimlerinden  itibaren  yabanci  ulkelerdeki  ogrenimlerine<br />
baslayislarina ve takip eden tum asamalara kadar uzanan basibosluk,  bedeli<br />
agir kayiplara yol aciyor. Elbette her ne sart altinda olursa olsun, bu tur<br />
bir  tecrubeyle  bilgi ve gorgusunu artirmis insanlarin ulkelerine saglaya-<br />
bilecekleri dissal katkilar  dahi  azimsanamayacak  olcude  buyuk.  Bununla<br />
beraber  Turkiye&#8217;nin  oncelikleri  degerlendirilmeksizin yurulen calismalar<br />
dogal olarak o onceliklere cevap  veremiyorlar.  Cok  siradan  bir  ornekle<br />
aciklamaya  calisirsak  eger,  Turkiye&#8217;de  devlet ekonominin, teknolojinin,<br />
akademinin, kurumsal yapinin hangi mecrada seyretmesi  gerektigini,  olmasi<br />
gibi  planlamiyor  ve  bu  tur  planlarin  gerceklestirimesine  calismiyor.<br />
Turkiye onumuzdeki on yilda hangi sanayi dallarinda  uluslararasi  rekabete<br />
katilacagini  hesaplamis  degil ornegin. Turkiye  onumuzdeki on yilda hangi<br />
sahalarda hangi insan kaynaklarina ne olcude sahip  olmasi  gerektigini  de<br />
bilmiyor.</p>
<p>Dolayisiyla   kaynaklarini  harcarken  bu  eksikligin  ceremesini  cekiyor.<br />
Milyarlar harcayarak yabanci ulkelere gonderdigi ogrencilerinin o ulkelerde<br />
o ulkelerin sorunlari uzerinde calismasina aldirmiyor. Donen  ogrencilerini<br />
de  gerektigi  gibi degerlendirmiyor, desteklemiyor ve yapilan harcamalarin<br />
-bir noktadan sonra- sadece gorgu artirma ve  dil  becerilerini  gelistirme<br />
amaci ile yapil- masi gibi yanlis bir sonuc beliriyor.</p>
<p>Bu noktada bir kez daha planlamanin onemi aciga cikiyor. Dunyada gectigimiz<br />
on bes yillik donemde yasananlar bazilarinin cahilce veya kotu niyetle vur-<br />
guladigi gibi planlamanin cagini doldurdugu sonucunu ispatlamiyor. Tam ter-<br />
sine   gelismis  ulkelerin,  ozellikle  de  Japonya  ve  bolgesindeki  yeni<br />
sanayilesen ulkelerin tecrubeleri,  hic  de  iddia  edildigi  gibi  serbest<br />
olmayan  dunya  pazarlarinda   soz sahibi olabilmenin dikkatli ve esnek bir<br />
planlamadan gectigini gosteriyor. Zaten serbest piyasa mantiginin gerisinde<br />
iyi isleyen ve strateji tespitine dayanan bir yaklasimin bulundugu acik.</p>
<p>Bu  noktada  baska  kit  kaynaklar  gibi  insan  kaynaklarinin  da,  ozenle<br />
gelecegin   oncelikleri   belirlendikten  sonra  soz  konusu  edilen  buyuk<br />
stratejik planin bir parcasi olarak algilanmasi gerekiyor.</p>
<p>Turkiye bunu yapmiyor. Fakat en kisa zamanda yapmaya baslamasi gerekiyor!</p>
<p>Emin Akcaoglu (Hacettepe, Ekonomi &#8216;90)</p>
<p>Banking Centre<br />
Loughborough University<br />
England, UK
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.akcaoglu.net/1995/01/01/7/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Promethe’ler</title>
		<link>http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/21/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/21/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 May 2006 12:24:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
	<category>Yurt Dışında Öğrenim</category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/21/</guid>
		<description><![CDATA[Cumhuriyet’in Öğrencileri Avrupa’da
Gazeteci Kansu Şarman’ın derlediği ‘Türk Promethe’ler – Cumhuriyet’in Öğrencileri Avrupa’da’ adlı kitap geçen yıl Mart ayında yayınlandı. Kitabı Profesör Dr. Yavuz Odabaşı ağabeyimizin uyarısını alır almaz, yayınından hemen birkaç hafta sonra edinmiş fakat araya giren başka kitaplar sebebiyle bütünüyle okumayı bugüne kadar geciktirmiştim. Hata yapmışım! Çok sayıda fotoğrafa da yer veren kitap esasen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="font-size: 14pt">Cumhuriyet’in Öğrencileri Avrupa’da</span></em></p>
<p class="MsoNormal">Gazeteci Kansu Şarman’ın derlediği ‘Türk Promethe’ler – Cumhuriyet’in Öğrencileri Avrupa’da’ adlı kitap geçen yıl Mart ayında yayınlandı. Kitabı Profesör Dr. Yavuz Odabaşı ağabeyimizin uyarısını alır almaz, yayınından hemen birkaç hafta sonra edinmiş fakat araya giren başka kitaplar sebebiyle bütünüyle okumayı bugüne kadar geciktirmiştim. Hata yapmışım! Çok sayıda fotoğrafa da yer veren kitap esasen bir bakıma bizim hikâyemizi; 1925 – 1945 arasında devlet bursuyla Avrupa ülkelerine tahsile gönderilen 1416’lı ağabeylerimizin, ablalarımızın hikâyelerini anlatıyor. Hem de son derece sürükleyici bir biçimde&#8230;</p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal"><a id="more-21"></a>Tamamı 303 sayfa olan kitabın 59. sayfasına kadarki “Batı’dan Işık Taşıdılar”, “Türkiye’nin Entelektüel Kaymağı”, “Osmanlı Döneminde Avrupa’da Eğitim”, “Yeni Türkiye İçin Yeni Nesil”, “Avrupa Öğrencisi Yola Çıkıyor”, “İktisadi devlet Kurumları’nın Öğrencileri”, “Avrupa Öğrencisi Uygulaması Tartışmaları”, “Maarif Vekili Mustafa Necati’nin Mektubu” ve “İki Bakan: Mustafa Necati ve Hasan Ali Yücel” adlı bölümlerinde, devlet bursuyla yurt dışına öğrenci gönderilmesinin sebepleri ve ülkeye sağladığı katkının boyutlarını değerlendiriyor. Okurken ürperiyorsunuz: Cumhuriyeti kuranların arasında 1416’lıların ne büyük yeri olduğunu bir kez daha anladığınız için! Daha da önemlisi o zamanlar bugün artık sanırım maalesef yitirdiğimiz olağanüstü bir heyecan üstünüze yayıldığı için&#8230; Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yaşayabilmeyi şahsen çok isterdim. Kitabı okurken bu her zamanki hissimi daha kuvvetle duyumsadım. O yıllar, toplumun belki de tümünün ama aydınların muhakkak yaşadığı olağanüstü kuruluş heyecanının doruğa eriştiği yıllarmış. Bu heyecanı öğrenci kafilelerinden birinin yurt dışına gönderilmesi vesilesiyle Atatürk’ün yayınladığı mesajın şu cümlesinde dahi görmek mümkün: “Sizi bir kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olup dönünüz!”. Kitaptaki hatıralarda bu durumun yansımalarını bütünüyle görüyorsunuz. Gidenler Atatürk’ün bu emrini yerine getiriyorlar. Öyle ki Türkiye’de akademinin, sanatın ve ve ekonomik kalkınmanın en önde gelen neferleri arasında çok sayıda 1416’lı var. Kitabın 59. sayfasından sonra Afet İnan’ın, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun, Adnan Saygun’un, Enver Ziya Karal’ın, Ekrem Akurgal’ın, Cahit Sıtkı Tarancı’nın, Cahit Arf’ın, Macit Gökberk’in, Mahir Canova’nın da aralarında bulunduğu kırk 1416’lının hatıralarına yer veriliyor. Kitapta yer verilen hatıralar sadece öğrencilik yaşantılarından ibaret değil elbette. Aynı zamanda 1920’lerin, 30’ların ve 40’ların Türkiye’sinden ve dünyasından çarpıcı kesitler de gözünüzün önüne geliyor. Bu kitabı henüz okumamış olan tüm 1416’lılar mutlaka okumalılar!</p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal">Bir de kitabın daha yakın zamanlara dair bir benzerinin hazırlanması gerekiyor. Bundan birkaç yıl önce de grubumuza böyle bir derlemeyi birlikte hazırlamayı önermiştim; olmadı. Dilerim Kansu Şarman bunu bizim yerimize yapar. Bu tür bir hatırat derlemesi sanıyorum sadece devlet bursu ile yurt dışına öğrenci gönderilmesi uygulamasının ülkemize neler kazandırdığını değerlendirebilmek bakımından değil aynı zamanda Türkiye’deki çarpıcı dönüşümün ipuçlarını ortaya koyabilmek bakımından da faydalı olacaktır. Örneğin çok sayıda adam yetiştiren Etibank ve Sümerbank’ın tarihe maloluşlarının sembolize ettiği dönüşümü&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/21/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Bankacılığına Yabancı Sermayeli Girişler</title>
		<link>http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/22/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/22/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 May 2006 12:28:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
	<category>Düşünce Yazıları</category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/22/</guid>
		<description><![CDATA[Son dönemde Türkiye&#8217;nin ekonomi gündeminin en önemli konularından biri &#8216;Türk bankacılığına yabancı sermayeli girişler&#8217; konusudur. Bu durum Türk bankacılık sektörünün yabancı sermaye olgusuyla ilk kez tanışıyor olmasından kaynaklanmıyor. Tersine, yabancı bankaların Türkiye&#8217;deki faaliyetleri Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun son dönemlerinden bu yana, farklı yoğunluklarda da olsa her zaman mevcudiyetini korumuştur. Cumhuriyetin 1923&#8242;te kurulmasına rağmen Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası&#8217;nın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemde Türkiye&#8217;nin ekonomi gündeminin en önemli konularından biri &#8216;Türk bankacılığına yabancı sermayeli girişler&#8217; konusudur. Bu durum Türk bankacılık sektörünün yabancı sermaye olgusuyla ilk kez tanışıyor olmasından kaynaklanmıyor. Tersine, yabancı bankaların Türkiye&#8217;deki faaliyetleri Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun son dönemlerinden bu yana, farklı yoğunluklarda da olsa her zaman mevcudiyetini korumuştur. Cumhuriyetin 1923&#8242;te kurulmasına rağmen Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası&#8217;nın ancak 1930 yılında kurulabilmesi bile bu durumun çok çarpıcı bir örneğidir ve Osmanlı Bankası&#8217;nın Türkiye&#8217;deki faaliyetleriyle ilgilidir. Türkiye&#8217;deki yabancı sermayeli bankalar uzunca bir dönem, hem sayıca hem de faaliyet alanları bakımından dar bir çerçevenin içinde kalmışlardır. Öte yandan 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları sonrasında, faaliyet alanlarında çarpıcı bir genişleme olmamakla birlikte, sektördeki yabancı banka sayısı hızla artmıştır.<br />
<a id="more-22"></a></p>
<p>Ancak, 2001 yılında yaşanan finansal krizin sonrasında Demirbank&#8217;ın İngiliz sermayeli HSBC tarafından satın alınmasıyla yeni bir döneme girilmiştir. Çünkü, Demirbank&#8217;ın devrinden önce Türkiye&#8217;deki faaliyetlerini sadece birkaç şube ile sürdüren HSBC, bu devir sonrasında Türkiye&#8217;deki varlığını yeni bir stratejiyle yürüteceğini ortaya koymuştur. Bu yeni strateji eskisinden farklı olarak pazarın geneline yönelen ve geniş bir şube ağıyla perakendeci bankacılığı esas alan bir stratejidir ve görülmektedir ki son dönemde sektöre dahil olan tüm yabancı sermayeli bankalar tarafından bütünüyle benimsenmektedir.</p>
<p>Peki Türk bankacılığında ne olmaktadır da birden bire yabancı sermayenin ilgisi bu ölçüde artmıştır? Aslına bakılırsa bu ilgi hiç de yeni değildir. Çokuluslu bankaların gözü esasında uzun süredir Türk bankalarının üzerinde olmakla birlikte, daha önceki dönemlerde bu tür girişler için koşullar ve dolayısıyla zamanlama uygun değilken koşulların daha uygun hale geldiği bir döneme girilmesiyle uzun zamandır sürdürülen &#8216;izleme&#8217; aşamasından &#8216;girişim&#8217; aşamasına geçilmiştir. Bu durumun ortaya konulabilmesi bakımından Türk ekonomisine ilişkin tarihsel sürecin hatırlatılmasında yarar vardır.</p>
<p>1980&#8242;lerin başına kadar ülke ekonomisinin girdiği krizlerin büyük ölçüde &#8216;döviz darlığı&#8217; ile ilişkilendirilmesi, Türk firmalarının ihracata yönlendirilmeleriyle bu tür darboğazların kalıcı biçimde ortadan kaldırılabileceği inancını yerleştirmiştir. Bu yaklaşım sebebiyle 24 Ocak 1980 Kararlarından önceki dönemde dışa kapalı ithal ikameci yapının hâkim olduğu Türk ekonomisinde; bu tarihten sonra &#8216;ihracata dayalı büyüme&#8217; olarak adlandırılan, özellikle dış ticaretin serbestleştirildiği ve teşvik edildiği bir devre yaşanmıştır. Dolayısıyla, başlangıçta devletin uygulamaya soktuğu çeşitli türde teşvik tedbirlerinin de katkısıyla firmaların ihracat performansları çarpıcı ölçüde iyileşmiştir. Ayrıca, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu 1989 yılında alınan 32 Sayılı Karar ile değiştirilmiş ve Türkiye ile dışı arasındaki sermaye hareketlerini kısıtlayan düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması 1996 yılının başında uygulamaya sokulmuş; 1999 yılında kamusal nitelikli uyuşmazlıklarda da hakeme başvurulabilmesi imkanı (uluslararası tahkim) yasal düzenlemeye bağlanmış; 2003 yılındaki yeni yasayla, yabancı sermayeli yatırımlar önündeki akla gelebilecek tüm kısıtlamalar kaldırılmış ve böylelikle Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci tamamlanmıştır. Dolayısıyla Türkiye ekonomisi – siyasi boyutta Türkiye&#8217;nin Avrupa Birliği&#8217;ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanacağı dikkate alınmaksızın – Avrupa Birliği merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir uzantısı biçimine dönüşmüştür.</p>
<p>Bu ekonomik yapı dönüşümünün Türk firmalarının faaliyetleri ve rekabet güçleri üzerinde büyük ve kalıcı etkiler yaratması kaçınılmazdır. 1980&#8242;lerden önce, esasen iç pazar için ve koruma duvarları ardında yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları; yirmi yıla sığan görece kısa sayılabilecek bir süreç içerisinde, ulusal pazarın dışa entegrasyonu sonucunda yeni rekabet stratejleri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği&#8217;ne girildiği 1996&#8242;dan sonra yerli firmalar için &#8216;iç pazar – dış pazar ayrımı&#8217; dahi anlamını yitirmiştir. Bir başka ifadeyle, iç ve dış pazarlardaki rekabet koşulları &#8216;aynılaşmıştır&#8217;. Dolayısıyla firmalar – normalde – dış pazarlarda rekabet ettikleri yabancı ülke firmalarıyla, kendi iç pazarlarında da rekabet etmek zorunda kalmışlardır. Öte yandan Türk firmalarının 1980&#8242;i izleyen on beş yıl zarfında ihracat yoluyla dış pazarlara yönelmeleri, bu tecrübeyi edinmiş olan firmaların yeni rekabet koşullarına daha hızlı uyum sağlayabilmelerini mümkün kılmıştır.<br />
Bu şartlar altında Türk bankacılık sektörü, &#8217;satın almalara&#8217; dayanan yayılmacı stratejiler izleyen Avrupalı bankalar için kuşkusuz iştah kabartıcıdır. Çünkü hem mevcut pazar büyüklüğü, hem de pazarın büyüme potansiyeli dikkate alındığında; dev Avrupalı bankaların arasındaki oligopolist rekabetin Türkiye pazarına girişi kaçınılmaz kıldığı görülmelidir. Bir başka ifadeyle, bu şartlar altında eski kıtanın her büyük oyuncusu geniş Avrupa pazarının bir başka köşesindeki rekabetçi dengelerin kendisi aleyhine değişmemesi bakımından Türkiye&#8217;de olmak zorunluluğunu hissetmektedir. Yani, sektöre her bir yabancı sermayeli giriş bir başka yabancı sermayeli girişi uyarmakta ve hatta zorlamaktadır. Bu durumun derinlemesine kavranabilmesi için çokuluslu büyük – özellikle de Avrupalı – bankalar arasındaki rekabetçi dengelerin incelenmesinde yarar vardır.</p>
<p>Öte yandan bankacılık sektöründeki geleneksel yerli oyuncuların büyük çoğunluğunun, finans dahil türlü sektörde faaliyette bulunan gruplar oluşları konunun diğer yanını oluşturmaktadır. İç pazarın geleneksel niteliklerini yitirerek geniş Avrupa pazarının uzantısına dönüşmesi rekabeti artırmış ve sektörel yoğunlaşmayı/odaklanmayı zorunluluk haline getirmeye başlamıştır. Bu, tüm sektörlerde eşanlı rekabet edilemeyeceği; dolayısıyla bazı sektörlerden çekilmek zorunda kalınacağı anlamına gelmektedir. Üstelik son dönemde yaşanan krizler ve bunlar sonrasında ortaya çıkan yeni düzenlemeler, bankacılık işini eskiye kıyasla çekici olmaktan çıkardığı gibi; &#8216;geleneksel birikim modelinin&#8217; de artık işlemeyeceği anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi bu modelde bankacılık, grup şirketleriyle stratejik entegrasyon içinde düşünülmekte ve bir şirketler grubunun üyesi olan bir bankanın bütünüyle ayrı bir bünye olarak görülmesi yerine, grubun finansal motoru olarak algılanması ve kullanılması söz konusu edilmektedir. Yukarıda sıralanan tüm gelişmeler bu modelin sonunu getirmiştir. Elbette, burada sözü edilen hakim yaklaşımın iyi örneklerinin de bulunduğu unutulmamalıdır ve modelin bütünüyle eleştirildiği kanısı uyanmamalıdır. Tersine, Türkiye gibi sermayenin kıt olduğu ülkelerin tümünde benzer birikim modelleri benimsenmiş ve farklı ölçülerde de olsa başarı elde edilmiştir. Türkiye&#8217;de ise kamu ve özel sektörde bu modelin çok başarılı örnekleri de görülmekle beraber gittikçe artan &#8216;yozlaşma&#8217; maalesef modelin iyi örneklerini de unutturmuştur.</p>
<p>Dolayısıyla Türk bankacılık sektöründe yaşanan değişimi ve bunları zorlayan krizleri Türk ekonomisinin &#8216;reel&#8217; sektörlerinden ve &#8216;genel birikim modelinden&#8217; bağımsız düşünmek mümkün değildir. Yeni durum çok sayıda bankanın tasfiyesini zorlamış ve oyuncu sayısı doğal olarak azalmıştır. Öte yandan, varlığını sürdürenler arasında Avrupa&#8217;nın dev bankalarından gelen devir teklifleriyle birlikte hissedilecek olan rekabet baskısı karşısında direnebilme gücünü kendisinde görebilecek yerli bankaların sayılarının da pek fazla olamayacağını iddia etmek zor değildir. Bu noktada, oligopolist rekabetin uyardığı reaksiyoner stratejilerin (rakiplerin hareketlerini esas alarak davranmaya dayanan stratejiler), &#8217;satın alma yönünde güdülenmiş&#8217; yabancı alıcılar kadar &#8216;pazardan çıkışta geri kalma ve zarara uğrama&#8217; kaygısıyla hareket edebilecek satıcılar için de geçerli olacağı not edilmelidir. Bu çerçevede, bugünlerde dile getirilen ve sektördeki yabancı sermaye payının hangi düzeylere erişebileceğine ilişkin görüşlerin genellikle çok iyimser oldukları düşünülmektedir. Ayrıca bu tür tahminlerin ne tür varsayımlara dayandırıldıkları da genellikle açıklanmamaktadır. Son olarak, Türk bankacılık sektöründe yabancı sermayenin sınırlanması yönündeki görüşlerin benimsenmesi durumunda, eldeki politika seçeneklerinin de çok sınırlı olduğu not edilmelidir. Bu doğrultudaki tercihler değerlendirilirken kamu bankalarının konumu ve geleceği çok büyük önem taşımaktadır. Tabii kamu bankalarının özelleştirilmesi konusunu da içeren böylesine karmaşık bir analiz bu kısa yazının sınırlarını aşmakta ve bir başka yazıyı gerektirmektedir.</p>
<p>03.08.2005</p>
<p>Dr. Emin Akçaoğlu<br />
eakcaoglu@gmail.com
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/22/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Yabancı Sermayeli Banka Girişleri Sınırlanabilir mi?</title>
		<link>http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/23/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/23/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 May 2006 12:33:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
	<category>Düşünce Yazıları</category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/23/</guid>
		<description><![CDATA[Finans Kulüp’ün internet sitesinde 3 Ağustos 2005’te yayınlanan ‘Türk Bankacılığına Yabancı Sermayeli Girişler’ başlıklı yazımı “&#8230; Türk bankacılık sektöründe yaşanan değişimi ve bunları zorlayan krizleri Türk ekonomisinin &#8216;reel&#8217; sektörlerinden ve &#8216;genel birikim modelinden&#8217; bağımsız düşünmek mümkün değildir. &#8230; Bu noktada, oligopolist rekabetin uyardığı reaksiyoner stratejilerin &#8230;, &#8217;satın alma yönünde güdülenmiş&#8217; yabancı alıcılar kadar &#8216;pazardan çıkışta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Finans Kulüp’ün internet sitesinde 3 Ağustos 2005’te yayınlanan ‘Türk Bankacılığına Yabancı Sermayeli Girişler’ başlıklı yazımı<em> “&#8230; Türk bankacılık sektöründe yaşanan değişimi ve bunları zorlayan krizleri Türk ekonomisinin &#8216;reel&#8217; sektörlerinden ve &#8216;genel birikim modelinden&#8217; bağımsız düşünmek mümkün değildir. &#8230; Bu noktada, oligopolist rekabetin uyardığı reaksiyoner stratejilerin &#8230;, &#8217;satın alma yönünde güdülenmiş&#8217; yabancı alıcılar kadar &#8216;pazardan çıkışta geri kalma ve zarara uğrama&#8217; kaygısıyla hareket edebilecek satıcılar için de geçerli olacağı not edilmelidir. Bu çerçevede, bugünlerde dile getirilen ve sektördeki yabancı sermaye payının hangi düzeylere erişebileceğine ilişkin görüşlerin genellikle çok iyimser oldukları düşünülmektedir. Ayrıca bu tür tahminlerin ne tür varsayımlara dayandırıldıkları da genellikle açıklanmamaktadır. Son olarak, Türk bankacılık sektöründe yabancı sermayenin sınırlanması yönündeki görüşlerin benimsenmesi durumunda, eldeki politika seçeneklerinin de çok sınırlı olduğu not edilmelidir. Bu doğrultudaki tercihler değerlendirilirken kamu bankalarının konumu ve geleceği çok büyük önem taşımaktadır”</em> diyerek bitirmiştim.</p>
<p><a id="more-23"></a><br />
O günden bu yana geçen yaklaşık dokuz ay zarfında Türk bankacılığına giren yabancı sermaye tutarı çarpcı ölçüde arttı. Geçtiğimiz haftalarda Finansbank’ın Yunan bankası National Bank of Greece tarafından satın alınması gerçekleşen banka devirlerinin en çok ilgi çekeniydi. Bu gelişmeler topluma yön verenlerin bir kesimince alkışlarla karşılanırken, ‘bankacılıkta yabancı sermayenin yoğunlaşmasının sakıncalı olup olmadığına’ ilişkin tartışmayı da yeniden alevlendirdi ve yeniden Türk bankacılığına yabancı sermayeli girişlerin sınırlandırılması ya da tedbir alınması yönünde çağrılar yapılmaya başlandı. Fakat ‘alınması gerektiği düşünülen tedbirlerin neler olabileceğine’ ya da ‘sözü edilen sınırlandırmanın nasıl yapılabileceğine’ dair ‘somut’ öneriler işitilmedi. Oysa bu tür önerilerin somutlaşması tartışmanın daha verimli yürüyebilmesi için zorunludur.</p>
<p>Herşeyden önce bugün itibarıyla Türk bankacılık sektörünün ne kadarının yabancı sermaye tarafından kontrol edildiği netleştirilmelidir. Bu amaçla ilkin bir konuya açıklık getirilmelidir: Herhangi bir bankanın hisse dağılımındaki yabancı sermaye payını o bankanın – diyelim – aktif büyüklüğüyle çarparak, o orandaki aktif yüzdesinin yabancı kontrolünde olduğu söylenemez. Bankanın bilançosu bir bütün olduğuna göre esas olan bilançonun tamamının kim tarafından kontrol edildiğidir. Burada ‘kontrol’ kavramının özellikle vurgulanması gereklidir. Çünkü yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar gündeme geldiğinde ‘işin özünün kontrol kavramında belirginleştiği’ not edilmelidir. Bir başka ifadeyle ister yeni (greenfield investment) ister satın almalar yoluyla (brownfield investment) olsun, yabancı sermayeli doğrudan yatırımda esas amaç kontrolün elde tutulmasıdır; kontrol edilmesi gereken her ne ise onun ‘içselleştirilmesi’, bünye içinde tutulmasıdır. Ayrıca, bir firmanın kontrol edilebilmesi için asgarî yüzde ellinin üstünde hisseye sahip olunması gerekmez. Bu husus üzerinde anlaşıldığında, Türk bankalarında kontrolün ya da son sözün kime ait olduğunun belirlenmesine geçilebilir.</p>
<p>Şimdi duruma bu perspektifle bakalım: CNBC-E’den Oğuz Büktel’in hazırladığı tabloya göre (Dünya, 18 Nisan 2006) yabancı sermayenin son söz sahibi olduğu bankaların toplam aktif büyüklüğü, bankacılık sektörünün 2005 yılsonundaki aktif büyüklüğünün yüzde 48,1’ine ulaşmıştır. O halde ilk tespit, halihazırda Türk bankacılık sektörünün hemen hemen yarısının yabancı sermayenin kontrolüne girdiğidir. Bu oranın nereye kadar yükselebileceğinin tahmini ise çok zordur. Çünkü rekabet koşullarının firma stratejilerini ne yönde şekillendirebileceği düşünüldüğünde, yapılacak her tahmin hata payını içinde barındırmaktadır. Bugün ülkemizde kanıksanmış pekçok değişimin daha sekiz on yıl öncesinde asla mümkün olamazmış gibi göründüğü hatırlanmalıdır. Bu şartlar altında, hiçbir firma kendisinin asla devredilemez olduğunu iddia edemez. Bugünün koşullarında belki rasyonel kabul edilebilecek bir öngörü ya da tercih bile yarının koşullarında rasyonalitesini yitirebilir. En yalın ifadeyle ‘piyasa koşulları firmaları / bankaları herşeye zorlayabilir’. Kaldı ki karşı karşıya kalınan dış yatırım dalgasının ta kendisi bu durumun en çarpıcı örnekleriyle dolu değil midir? Bu çerçevede, en azından kuramsal olarak bu tür bir taahhüt ya da iddiada bulunabilecek yegane banka sahibinin belki devlet olabileceği ileri sürülebilir.</p>
<p>Yatırımcı yabancı bankaların da esasen kendi iç pazarlarındaki rekabet baskısı, pazar doygunluğu ve azalan getiriler sebebiyle yeni pazar arayışında oldukları ve bu arayış sürecinin ‘stratejik’ yönü dikkate alınmalıdır. Ekonomileri izolasyonist olmayan tüm ülkelerdeki mevcut rekabetçi koşullar, ayakta kalabilmek için mutlak surette dışa açılmayı ve büyümeyi zorunluluk haline getirmiştir. Bu durum sadece bankacılık sektörüyle sınırlı da değildir; akla gelebilecek herhangi bir sektördeki herhangi bir firma da aynı baskıyla karşı karşıyadır. Dolayısıyla rakiplerle baş edebilmek büyümeyi; rakipler hangi pazarlarda büyüyorlarsa aynı pazarlarda büyümeyi zorunlu kılmaktadır. Aksi halde bir süre sonra rekabet gücünün bütünüyle kaybı ve dolayısıyla ‘satın alınma’ riskine maruz kalınması kaçınılmazdır. Buradan hareketle, yabancı bankaların dış yatırım girişimlerinin gerisindeki ‘stratejik aktif arayışı’ saiki de mutlaka vurgulanmalıdır. Türk bankalarına biçilen değerlerin gittikçe artan bir seyir sergilemesi bile temelde bu sebebe dayanmaktadır. Devredilen bankalar için belirlenen değerlerin önemli bir kısmının ‘stratejik değer’ olduğu görülmektedir. Bu yaklaşım yerli banka sahiplerinin satış konusundaki istekliliklerinin nedenini de ortaya koymaktadır: ‘Eğer satıştaki zamanlama yanlışsa, bir başka ifadeyle, eğer geç kalınırsa bankanın stratejik değeri düşebilir’. Bu şartlar altında özellikle Avrupa&#8217;nın dev bankalarından gelen rekabet baskısı karşısında direnebilme gücünü kendisinde görebilecek yerli banka sayısı herhalde birkaçı geçemeyecektir. Üstelik bir sonraki aşamada sektör-içi satınalmalar yoluyla ilâve konsolidasyon da beklenmelidir; banka sayısı muhtemelen daha da azalacaktır. Konsolidasyon ya da yoğunlaşma; başka bir deyişle pazarın gittikçe daha az rakip arasında paylaşılması hem sektörün kendi iç dinamiklerinden hem de Avrupa’da süregiden satın alma ve birleşmelerin bize yansımasından kaynaklanabilir.  Buna yönelik hareketlenmelerin ilk işaretleri özellikle yabancılarla evlenen bankaların yöneticileri tarafından söylenen sözlerden anlaşılmaktadır.</p>
<p>Belirttiğim gibi sektördeki yabancı sermaye payındaki sıçrama bazılarınca alkışlarla karşılanırken; ‘bankacılıkta yabancı sermayenin yoğunlaşmasının sakıncalı olup olmadığına’ ilişkin tartışmayı da alevlendirmiştir. Yabancı sermayenin artılarına ve eksilerine dair bir tartışma başka bir yazıyı gerektirmekle birlikte burada sadece bankacılığın başka herhangi bir alandan farklı olarak bir ‘istihbarat’ yönü bulunduğu ve bu yönün çok büyük önem taşıdığı not edilmelidir. Öte yandan eğer sınırlandırma ya da tedbir gibi kavramların içi doldurulmaya çalışılırsa ilkin şunlar söylenmeldir: Herşeyden önce, bu yöndeki görüşlerin siyasî otorite tarafından benimsenmesi durumunda bile eldeki araçların teknik olarak çok sınırlı olduğu tekrarlanmalıdır. Örneğin ‘düzenlemeler’ yoluyla bir sınırlama mümkün görülmemektedir. Türk ekonomisinin bugünkü yapısı, dışa açıklık düzeyi, uluslararası parasal ilişkileri ve kambiyo rejimi bazılarınca ‘geriye dönüş’ anlamına gelebilecek bu tür düzenlemelerin yapılmasına imkân tanımamaktadır. Türkiye ekonomisinde son otuz yılda yaşananlar kamusal müdahale araçlarının etkisini büyük ölçüde aşındırdırmış; piyasadaki güç dengelerinin baskın unsurları ulusüstü bir nitelik kazanmıştır. Bu şartlarda piyasadaki rekabet koşulları örneğin bir firmanın ya da bankanın devredilmesini zorluyorsa, bu zorlamaya direnmek bir süre sonra piyasadan çekilmeyi de göze alabilmeyi gerektirebilir. Bu tür bir direnişin başarısı ve süresi, bir noktadan sonra karşılarında direnç gösterilenlerin finansal güçleri ve etki alanlarının genişliğiyle ilişkilidir. Ayrıca ekonomik koşulların yanı sıra Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ‘uyum süreci’ ya da IMF’ye verilen taahhütler gibi başka hususlar da bu tür sınırlandırmaların nasıl yapılabileceği değerlendirilirken hatırda tutulmalıdır. Bu şartlar altında, eğer siyasi otorite bu yönde bir tercihi benimsese bile bunun sadece bir ya da birkaç kamu bankasının kamuda kalmasıyla, bir başka ifadeyle özelleştirilmemesiyle mümkün olabileceği düşünülmektedir. Tabii bu durum etraflıca değerlendirmeyi gerektiren başka konuları gündeme getirmektedir. Üstelik herhalukârda ‘ama’lar sonlanmamakta ve örneğin IMF ile yapılan düzenlemelerin buna ne ölçüde imkân vereceği akla gelmekte ve tartışma uzayıp gitmektedir&#8230;</p>
<p>28.04.2006</p>
<p>Dr. Emin Akçaoğlu<br />
eakcaoglu@gmail.com
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.akcaoglu.net/2006/05/01/23/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>TÜRK DIŞ YATIRIMLARI VE ULUSLARARASI REKABET GÜCÜ</title>
		<link>http://www.akcaoglu.net/2007/08/16/25/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.net/2007/08/16/25/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Aug 2007 12:03:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
	<category>Düşünce Yazıları</category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.net/2007/08/16/25/</guid>
		<description><![CDATA[Dr. Emin Akçaoğlu
Türk ekonomisi tarihsel kırılma denilebilecek kadar belirgin bir dönüşümün tam ortasında. Türkiye her geçen gün dünya ekonomisine, merkezinde Avrupa Birliği’nin (AB) bulunduğu geniş Avrupa ekonomisinin bir uzantısı biçiminde eklemleniyor. 1980’den önce dışa kapalı ithal ikâmeci yapının hâkim olduğu Türk ekonomisinde önce dış ticaret (24 Ocak Kararları) ve sermaye hareketleri (1989 yılı - 32 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dr. Emin Akçaoğlu<br />
Türk ekonomisi tarihsel kırılma denilebilecek kadar belirgin bir dönüşümün tam ortasında. Türkiye her geçen gün dünya ekonomisine, merkezinde Avrupa Birliği’nin (AB) bulunduğu geniş Avrupa ekonomisinin bir uzantısı biçiminde eklemleniyor. 1980’den önce dışa kapalı ithal ikâmeci yapının hâkim olduğu Türk ekonomisinde önce dış ticaret (24 Ocak Kararları) ve sermaye hareketleri (1989 yılı - 32 Sayılı Karar) serbestleştirildi; sonra da AB ile Gümrük Birliği’ne girildi (1996). Fakat gittikçe hızlanan bütünleşme süreci bunlarla bitmiyordu. Ardından kamusal nitelikli uyuşmazlıklarda da hakeme başvurulabilmesi imkânı (uluslararası tahkim) yasal düzenlemeye bağlandı (1999) ve yeni Yabancı Sermaye Yasası’yla (2003), yabancı sermayeli yatırımlar önündeki akla gelebilecek tüm kısıtlamalar kaldırıldı. Türk ekonomisi artık bütünüyle – Türkiye&#8217;nin AB&#8217;ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanacağı bir yana – AB merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir parçasıdır. Bu durum Türk ekonomisinin AB’ne demirle(n)mesidir!</p>
<p>Bu yapısal dönüşüm Türk firmalarının rekabet gücünü derinden etkilemiştir. Önceleri gümrük koruması altında ulusal pazar için yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları rekabetin gerçek anlamını 1980’lerde kavradılar. Özellikle Gümrük Birliği&#8217;yle birlikte Türk firmaları için ulusal ve uluslararası pazarlardaki ‘rekabet koşulları aynılaşırken’, ‘iç pazar – dış pazar ayrımı’ anlamsızlaştı ve yerliler yabancılarla, iç pazarda da rekabet etmek zorunda kaldılar. Bir başka ifadeyle gelinen aşamada ulusal pazar uluslararasılaşmıştır.</p>
<p>Bu durum özellikle son birkaç yılda ülkemize gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımların yarattığı yeni koşullarda iyice belirginleşiyor. Yabancı firmalar başta finansal hizmetler sektörü olmak üzere neredeyse tüm sektörlerde ‘satın almalar’ yoluyla Türkiye’ye geliyorlar. Bu hususta ‘kritik eşik’ çoktan aşıldığı gibi sürecin – artık istenilse bile –geri çevrilemeyecek bir ivme kazandığı görülüyor. Ortaya çıkan yeni koşullar altında pekçok Türk firmasının temel sorunu rekabetçi olabilmek (hatta sadece ayakta kalabilmek). Öyleyse yeni ve etkili rekabet stratejilerinin geliştirilmesi gerekiyor.<br />
<a id="more-25"></a><br />
Bugün ucuz işçiliğe (ve bir ölçüde de ucuz kur rejimine) dayalı bir uluslararası rekabet gücünden söz edilmesi, başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinin yarattığı ‘düşük fiyat’ ya da ‘Çin fiyatı’ baskısıyla, sadece Türk firmaları için değil benzer durumdaki başka herhangi bir ülkenin firmaları için de anlamını yitirmiştir. Daha da önemlisi artık, Türkiye gibi dışa bütünüyle açık yarı-sanayileşmiş ülkelerde, makroekonomik politikaların bile ulusal düzeyde tayin imkânları neredeyse bütünüyle tüketilmek üzeredir. Öyleyse Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün yükseltilmesi gerçekçi stratejileri gerektiriyor. Uluslararası rekabet gücü konusu kısa bir yazının sınırları aşacak ölçüde çok sayıda değişken arasındaki karmaşık ilişkilerin ele alınmasını gerektirmekle birlikte; burada, üzerinde gerektiği gibi durulmayan iki hususa işaret etmek istiyorum.</p>
<p>İlkin Türk firmalarının dış yatırımları üzerinde duralım. Resmi istatistiklere göre 2005 yılı sonu itibarıyla 1611 Türk firmasının yurt dışında 8 milyar 345 milyon dolar tutarında doğrudan dış yatırımı bulunuyor. Kambiyo rejimimizdeki ‘serbesti düzeyi’ dikkate alındığında, gerçek düzeyin bu sayılara yansıyandan çok daha yüksek olduğunu ileri sürmek hiç güç değil.</p>
<p>Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca ‘sermaye kaçışı’ olarak değerlendiriliyor. Elbette Türk firmalarını dış yatırıma yönelten sebepler arasında Türkiye’deki yatırım ortamına ilişkin bazı sıkıntıların mevcudiyeti yadsınamaz. Fakat buna rağmen, ‘sermaye kaçışı’ merkezli bir bakış açısının gerçekçi olmadığının anlaşılması için, bu konu Türkiye’ye gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusuyla birlikte ele alınmalıdır. Bir başka ifadeyle gelen ve giden sermaye aynı konunun farklı yüzleri biçiminde algılanmalıdır. Burada genellikle ‘atlanılan’ husus doğrudan dış yatırım davranışının sermaye transferinden öte bir sermaye birikim modeli olduğudur. Dış yatırım yapan firmalar sınırötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişirler. Bu, doğal olarak bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece ‘pazara erişim’ olabileceği gibi başlı başına ‘yatırımların finansmanı / sermayeye erişim’ ve/veya ‘sermaye benzeri aktiflere erişim’ de bulunabilir. Örneğin doğrudan dış yatırımların, Türk iş dünyasının gündemindeki ‘inovasyon’ ve ‘markalaşma’ gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından da bir stratejik araç olduğu bilinmelidir. Sanayileşmiş / gelişmiş ülkelerde doğrudan yatırım yaparak (örneğin mevcut firmaları satın alarak), araştırma-geliştirme, inovasyon ve markalaşma imkânlarına erişimin kolaylaşacağı bazı Türk firmalarınca gayet iyi kavranmıştır. Ayrıca, satın almalar vasıtasıyla dış pazarlara açılmak ‘satın alınma riski’nin bertarafı bakımından da yararlı olabilir. Benzer girişimlerin, rekabetçi baskısı hergeçen gün daha çok hissedilen bazı Çinli ve Hintli firmalarca da başarıyla uygulanmakta olduğu görülüyor.</p>
<p>Konunun önemi, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı (UNCTAD) tarafından yayınlanan ‘Dünya Yatırım Raporu’nun bu yıl (WIR 2006) ‘gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlar’ konusuna ayrılmasında bir kez daha açığa çıkıyor. Dünya Yatırım Raporu’na göre 2005 yılı sonunda gelişmekte olan ülkelerin toplam dış yatırım stok değeri 1,4 trilyon dolar düzeyinde. Bu değerin on yıl önce 335 milyar dolar olduğu dikkate alındığında artışın büyüklüğü daha da belirginleşiyor. Sadece Çinli firmaların 2001 yılında yurt dışında elde ettikleri varlıkların değeri 450 milyon dolarken 2005 yılında ele geçirdikleri varlıklar toplamı 5 milyar dolara erişiyor. Örneğin Çinli firmalar geleneksel olarak benimsedikleri düşük ücrete dayanan rekabet gücü stratejilerini, yurt dışında firma satın alarak başka bir aşamaya doğru yönlendirmek; bunun için de teknolojiye, dağıtım kanallarına, markalara, kısacası bilgiye erişme çabası içindeler. (Benzer örnekleri inceleyebilmek bakımından UNCTAD’ın Dünya Yatırım Raporu eşsiz bir kaynak ve raporun tümüne internetten erişmek mümkün: www.unctad.org/en/docs/wir2006_en.pdf)</p>
<p>Öyleyse, bugüne kadar çoğunlukla sanayileşmiş ülkelerin firmaları için geçerli olduğu düşünülen çokulusluluk olgusunun gelişmekte olan ülke firmaları için de mümkün olduğunun gereğince algılanması, Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün iyileştirilmesi yönündeki politika tercihlerinin belirlenmesinde büyük yarar sağlayabilir. Bu çerçevede dünyadaki başarılı ülke örneklerinden hareketle, yerli firmaların doğrudan dış yatırıma özendirilmesinin bir kamusal politikaya dayandırılması ve süreci işletecek uygun mekanizmaların zaman geçirilmeden oluşturulması gerekiyor. Bu konunun en az Türkiye’ye yabancı sermaye çekebilmek yönündeki girişimler kadar büyük önem ve hassasiyet taşıdığı ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücüyle doğrudan doğruya ilişkili olduğu bilinmelidir.</p>
<p>Sermaye maliyetinin görece yüksek; araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yetersiz olduğu ülkemizde, firmalarımızın bu temel rekabet unsurlarına kısa zamanda erişebilmeleri doğrudan dış yatırım faaliyetlerinde gizli. Gelişmiş ülkelerin ve hızla gelişen ülkelerin firmalarıyla rekabet edebilmenin maalesef çok fazla yolu yok. Ayrıca, makroekonomik politika seçeneklerinin son derece daraldığı ve dünyayla bütünleşmenin geri dönüşü olmayan bir aşamaya geldiği Türk ekonomisinin öncelikleri; stratejik aktiflere erişim ve ‘erişilebilen stratejik aktiflerin içselleştirebilmesi’ bakımından, yüksek ölçüde beceri sahibi işgününün yetiştirilmesine ve ülkede tutulmasına yönelik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılıyor. Sözü edilen yüksek kalitede işgücünün yetiştirilmesi konusu işte yukarıda işaret edilen ve çok önemsenen birkaç husustan ikincisi. Dolayısıyla, gecikmeden mikroekonomik tedbirlere ilişkin tartışmalar ekonomi gündeminde makroekonomik tedbirlerin tartışılmasının yerine geçmeli ve doğrudan dış yatırımlar konusu da bu tartışmanın belkemiğinde yer almalı. Hatırda tutulması gereken son husus ise şu: Evet firmalarımızın öğrenmesi gerekiyor. Firmaların öğrenebilmesiyse ancak öğrenebilme kapasitesine sahip bireyleri istihdamından geçiyor. O bireyler nerede peki?</p>
<p>eakcaoglu@gmail.com</p>
<p>Bu yazı Ekonometri Dergisi’nin Ocak - Şubat 2007 sayısında (sayfa: 118-119) yayınlanmıştır.
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.akcaoglu.net/2007/08/16/25/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>TÜRK DIŞ YATIRIMLARI VE TÜRK EKONOMİSİNİN ULUSLARARASI REKABET GÜCÜ</title>
		<link>http://www.akcaoglu.net/2007/08/16/26/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.net/2007/08/16/26/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Aug 2007 12:07:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
	<category>Düşünce Yazıları</category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.net/2007/08/16/26/</guid>
		<description><![CDATA[Dr. Emin AKÇAOĞLU
Bugünün Türkiye’si dünya ekonomisiyle önceki dönemlere kıyasla çok daha yüksek düzeyde bütünleşmiştir. Dünya ekonomisinin de yekpare bir yapıya sahip olmadığı ve esasen üç büyük bloktan oluştuğu dikkate alındığında; Türkiye’nin dünya ekonomisine, merkezinde Avrupa Birliği’nin (AB) bulunduğu geniş Avrupa ekonomisinin bir uzantısı biçiminde eklemlendiği görülmektedir. 24 Ocak 1980 Kararlarından önceki dönemde dışa kapalı ithal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dr. Emin AKÇAOĞLU</p>
<p>Bugünün Türkiye’si dünya ekonomisiyle önceki dönemlere kıyasla çok daha yüksek düzeyde bütünleşmiştir. Dünya ekonomisinin de yekpare bir yapıya sahip olmadığı ve esasen üç büyük bloktan oluştuğu dikkate alındığında; Türkiye’nin dünya ekonomisine, merkezinde Avrupa Birliği’nin (AB) bulunduğu geniş Avrupa ekonomisinin bir uzantısı biçiminde eklemlendiği görülmektedir. 24 Ocak 1980 Kararlarından önceki dönemde dışa kapalı ithal ikâmeci yapının hâkim olduğu Türk ekonomisinde; bu tarihten sonra dış ticaretin serbestleştirildiği ve teşvik edildiği bir devre yaşanmıştır. Ayrıca, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu 1989 yılında alınan 32 Sayılı Karar ile değiştirilmiş ve Türkiye ile dışı arasındaki sermaye hareketlerini kısıtlayan düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması 1996 yılının başında uygulamaya sokulmuş; 1999 yılında kamusal nitelikli uyuşmazlıklarda da hakeme başvurulabilmesi imkânı (uluslararası tahkim) yasal düzenlemeye bağlanmış; 2003 yılında çıkarılan yeni Yabancı Sermaye Yasası’yla, yabancı sermayeli yatırımlar önündeki tüm kısıtlamalar kaldırılmış ve böylelikle Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci tamamlanmıştır. Dolayısıyla Türk ekonomisi – siyasî boyutta Türkiye&#8217;nin AB&#8217;ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanabileceği bir yana – daha şimdiden AB merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir parçası durumuna gelmiştir.</p>
<p>Bu yapısal dönüşümün Türk firmalarının rekabet güçleri üzerinde derin etkiler yaratması kaçınılmazdır. 1980&#8242;lerden önce koruma duvarları ardındaki ulusal pazara yönelik olarak yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları; ulusal pazarın dışa entegrasyonuyla birlikte son yirmi beş yılda, yeni rekabet stratejileri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği&#8217;ne katılımdan sonra Türk firmaları için &#8216;iç pazar – dış pazar&#8217; ayrımı anlamını yitirmiştir. Bir başka ifadeyle, ulusal ve uluslararası pazarlardaki rekabet koşulları &#8216;aynılaşmıştır&#8217;. Dolayısıyla firmalar önceleri sadece dış pazarlarda rekabet ettikleri yabancı ülke firmalarıyla, kendi iç pazarlarında da rekabet etmek zorunda kalmışlardır.</p>
<p><a id="more-26"></a>Öte yandan birkaç yıldır Türk ekonomisinin ‘uluslararasılaşma ya da dünyayla bütünleşme hızının’ büyük oranda arttığına tanık olunmaktadır. Bu durum ülkemize gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlardaki artışta belirginleşmektedir. Yabancı sermayeli firmalar başta finansal hizmetler sektörü olmak üzere neredeyse tüm sektörlerde satın almalar yoluyla Türkiye’ye gelmektedirler. Bu hususta ‘kritik eşiğin’ artık çoktan aşıldığı ve yaşanan sürecin, bundan sonrasında istenilse bile geri çevrilemeyecek bir ivme kazandığı görülmektedir. Bu şartlar altında rekabetçi olabilmek (ve hatta sadece ayakta kalabilmek) sorunu pekçok Türk firmasının en önemli gündem maddesidir. Her ne kadar 1980&#8242;i izleyen yıllarda ihracat yoluyla dış pazarlara yönelen Türk firmaları rekabet koşullarına daha hızlı uyum kabiliyeti kazanmış olsalar da son durum karşısında sıra dışı stratejiler geliştirilmesi zorunluluğu ortadadır. Bir başka ifadeyle, en temel sorun iç pazarın uluslararasılaştığı bu yeni pazar yapısında nasıl rekabetçi kalınabileceğidir.</p>
<p>Üstelik çok yakın zamanlara kadar sıklıkla sözü edilen ucuz işçiliğe (ve bir ölçüde de ucuz kur rejimine) dayalı bir uluslararası rekabet gücünden söz edilmesi olasılığı, başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinin yarattığı ‘düşük fiyat’ ya da ‘Çin fiyatı’ baskısıyla, sadece Türk firmaları için değil herhangi başka bir ülkenin firmaları için de anlamını bütünüyle yitirmiştir. Daha da önemlisi gelinen aşamada, Türkiye gibi dışa bütünüyle açık yarı-sanayileşmiş ülkelerde, makroekonomik politikaların da ulusal düzeyde tayin imkânları neredeyse bütünüyle ortadan kalkmak üzeredir. O halde Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün artırılması yönündeki stratejilerin başka unsurlara dayandırılması zorunluluğu bulunmaktadır. Elbette, uluslararası rekabet gücü konusu kısa bir yazının sınırları aşacak ölçüde çok sayıda değişken arasındaki karmaşık ilişkilerin ele alınmasını gerektirmekle birlikte; burada, Türkiye’de üzerinde gerektiği gibi durulmayan, fakat hayatî önemi haiz olduğu düşünülen birkaç hususa işaret etmekte fayda görülmektedir.</p>
<p>Bunlardan ilki Türk firmalarının dış yatırımları konusudur. Bu alanda belirgin yol alındığı kambiyo istatistiklerinde görülmektedir: Resmi istatistiklere göre 2005 yılı sonu itibarıyla 1611 Türk firmasının yurt dışında 8 milyar 345 milyon dolar tutarında doğrudan dış yatırımı bulunmaktadır. Kambiyo rejimimizdeki serbesti düzeyi de dikkate alınarak, gerçekteki düzeyin bu sayılara yansıyandan çok daha yüksek olduğunu ileri sürmek güç değildir.</p>
<p>Öte yandan, Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca ‘sermaye kaçışı’ olarak değerlendirilmektedir. Elbette Türk firmalarını dış yatırıma yönelten sebepler arasında Türkiye’deki yatırım ortamına ilişkin bazı sıkıntıların bulunduğu bilinmektedir. Fakat bunlara rağmen, ‘sermaye kaçışı’ merkezli bir bakış açısının gerçekçi olmadığının izahı için, konuya Türkiye’ye gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusuyla birlikte bakılmalıdır. Aslında bunlar aynı konunun farklı yüzleri biçiminde ele alınmalıdır. Burada genellikle ‘atlanılan’ husus doğrudan dış yatırım davranışının sermaye transferinden öte bir sermaye birikim modeli olduğu gerçeğidir. Bir başka ifadeyle, dış yatırım yapan firmalar sınırötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişmektedirler. Bu, doğal olarak bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece ‘pazara erişim’ olabileceği gibi başlı başına ‘yatırımların finansmanı / sermayeye erişim’ ve/veya ‘sermaye benzeri aktiflere erişim’ de bulunabilir. Örneğin doğrudan dış yatırımların, Türk iş dünyasının gündemindeki ‘inovasyon’ ve ‘markalaşma’ gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından da bir stratejik araç olduğu hatırda tutulmalıdır. Sanayileşmiş ülkelerde doğrudan yatırım yoluyla, araştırma-geliştirme, inovasyon ve markalaşma imkânlarına erişimin daha kolay mümkün olabildiği, faklı sektörlerde faal az sayıdaki Türk firması tarafından kavranılmıştır. Bu firmalar Türkiye’nin en rekabetçi firmalarıdır. Bu tür girişimlerin özellikle ‘yurt dışında firma satın alma stratejilerine’ dayandırılmasının yararlı olabileceği not edilmelidir. Ayrıca, satın almalar vasıtasıyla dış pazarlara açılmak ‘satın alınma riski’nin bertarafı bakımından da yararlı olabilir. Benzer girişimlerin, rekabetçi baskısı hergeçen gün daha çok hissedilen bazı Çinli ve Hintli firmalarca da başarıyla uygulanmakta olduğu hatırlatılmalıdır.</p>
<p>Konunun önemi, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı (UNCTAD) tarafından yayınlanan ‘2006 Dünya Yatırım Raporu’nun (WIR 2006) konusunun da ‘gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlar’ olmasında bir kez daha açığa çıkmaktadır. Karşı karşıya kalınan fenomen bütünüyle yeni olmamakla birlikte çarpıcı bir gelişmeyi önümüze koymaktadır ve Türkiye için hayli yenidir.</p>
<p>Çoğunlukla sanayileşmiş ülke firmaları için geçerli olduğu düşünülen çokulusluluk olgusunun gelişmekte olan ülke firmaları için de geçerli olabildiğinin gereğince algılanması, Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün iyileştirilmesi yönündeki politika tercihlerinin belirlenmesinde büyük yarar sağlayabilecektir. Dünyadaki başarılı ülke örneklerinden hareketle, yerli firmaların doğrudan dış yatırıma özendirilmesinin bir kamusal politikaya dayandırılması ve süreci işletecek uygun mekanizmaların zaman geçirilmeden oluşturulması gerekmektedir. Bu konunun en az Türkiye’ye yabancı sermaye çekebilmek yönündeki girişimler kadar büyük önem ve hassasiyet taşıdığı ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücüyle doğrudan doğruya ilişkili olduğu bilinmelidir.</p>
<p>Sermaye maliyetinin görece yüksek; araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yetersiz olduğu ülkemizde, firmalarımızın bu temel rekabet unsurlarına erişim yolları doğrudan dış yatırım faaliyetlerinde gizlidir. Gelişmiş ülkelerin ve hızla gelişen ülkelerin firmalarıyla rekabet edebilmenin çok fazla yolu yoktur. Makroekonomik politika seçeneklerinin son derece daraldığı ve dünyayla bütünleşmenin geri dönüşü olmayan bir noktaya eriştiği Türk ekonomisinin öncelikleri; stratejik aktiflere erişim ve ‘erişilebilen aktiflerin içselleştirebilmesi’ bakımından, yüksek ölçüde beceri sahibi işgününün yetiştirilmesine ve ülkede tutulmasına yönelik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılmaktadır; ki bu da yukarıda işaret edilen ve çok önemsenen birkaç husustan ikincisidir. Bir başka ifadeyle mikroekonomik tedbirler ekonomi gündeminde çoktan makroekonomik tedbirlerin yerine geçmelidir ve doğrudan dış yatırımlar konusu bu tartışmanın belkemiğinde bulunmaktadır.</p>
<p>Bu yazı Rekabet Derneği ‘nin aylık yayın organı Rekabet Forumu’nun Ekim 2006 sayısında (sayfa: 5-6) yayınlanmıştır.
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.akcaoglu.net/2007/08/16/26/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
	</channel>
</rss>
