Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları Hakkında Bir Not…

Günümüzde gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm ülkeler doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını özendirme konusunda, kendi koşullarına uygun politikalar uygulama çabasındalar. Özellikle ulusal geliri ve buna bağlı olarak tasarruf oranı düşük düzeydeki ülkeler icin yabancı sermaye yatırımları ulusal tasarruf açığını kapamak icin vazgeçilmez bir araç olarak algılanıyor.

Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının sağlayabilecekleri yararlar sadece evsahibi ülkenin tasarruf açığının giderilmesi ile sınırlı değildir. Yanısıra muhtemel yararlar arasında istihdam yaratılması, teknoloji transferi, teknik ve yönetsel becerilerin aktarılması ve dünya pazarlarına erişilmesi için yeni imkânlar sağlanması sayılabilir.

Yabancı sermayeli yatırımların gelişmekte olan ülkelerde yarattığı istihdam düzeyi, genellikle bu ülkelerdeki toplam istihdamın ancak yüzde 1’i ile 6’sı arasında değişmektedir. Çokuluslu firmaların istishdama katkısı az sayıdaki bazı ülkelerde, özellikle imâlat sektöründe şaşırtıcı düzeylere ulaşabilmektedir: Bu sektörde çokuluslu firmaların istihdama katkısı Arjantin, Bolivya, Brazilya ve Kolombiya’da yüzde 10 ile yüzde 23 arasında değişirken, Singapur ve Senegal’de ise yüzde 50′yi aşmaktadır.

Yabancı sermaye yatırımlarından beklenebilecek en önemli ikinci yarar teknoloji transferidir. Dünyada sürdürülen araştırma-geliştirme faaliyetlerinin çok önemli bir kısmı büyük Amerikan, Japon ya da Avrupalı çokuluslu şirketler tarafından yürütüldüğü için bu şirketler doğal olarak yeni ürünlerin, üretim tekniklerinin, pazarlama yöntemlerinin ve yönetsel yaklaşımların elde edilebilmeleri bakımından da zengin kaynaklar olarak görülmektedirler. Öte yandan daha küçük ölçekli ve çoğunlukla gelişmekte olan ülke kaynaklı çokuluslu şirketler ise başka tür bir teknoloji transferine; gelişmiş ülkelerden elde edilen eski teknolojilerin gelişmekte olan ülke koşullarına nasıl başarıyla uyumlulaştırılabileceğine ve ileri teknolojilerin küçük ölçekte üretimi gerektiren durumlara nasıl aktarılabileceğine ilişkin bilgi ve tecrübe birikiminin transferine imkan sağlamaktadırlar.

Elbette, teknoloji transferini mümkün kılabilmek bakımından, söz konusu teknolojinin niteliğine bağlı olarak yeterli sayıda yetişmiş elemanın evsahibi ülke bünyesinde bulunması bir gibi bir önşart mevcuttur. Maalesef, yabancı sermayenin getirebileceği yeni teknolojileri kendilerine maledebilmek bakımından gelişmekte olan pek çok ülkenin halihazırda yetişmiş insan gücü varlığı değerlendirildiğinde durumun bu ülkeler lehine hiç de parlak olmadığı bir gerçektir. Türkiye’nin ise, bu açıdan avantajlı sayılabilecek bir ülke olduğunu ileri sürülebilir.

Yabancı sermaye yatırımlarından beklenebilecek başka bir yararsa yönetsel becerilerin evsahibi ülkeye altarılmasıdır. Aslına bakılırsa bu tür beceriler olmaksızın teknoloji transferini gerçekleştirebilmek bile pek mümkün olmayabilir. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda büyük ve karmaşık organizasyonları gereğince yönetebilecek kaliteyi haiz yeterli sayıda yöneticinin bulunup bulunmadığı dahi sorgulanabilir durumdadır. Bu bakımdan başlangıçta yabancı sermayeli firmalarda idari görev alan yerli elemanların sonradan yerli firmalara geçmeleri yoluyla, yeni organizasyon yapılarının ve idari tekniklerin evsahibi ülke ekonomilerine kazandırılması mümkün olabilmektedir.

Yabancı yatırımlardan beklenebilecek diğer bir yarar da dünya pazarlarına erişimi kolaylaştırmasıdır. Gelişmekte olan ülkelerden bazıları, uygun kalite ve maliyetle üretim yapabilseler dahi dünya pazarlarına girmekte hayli zorlanmaktadırlar. Diğer taraftan yukarıda da işaret edildiği gibi, özellikle doğal kaynaklar, kimyasal maddeler ve ağır sanayi dallarında faaliyette bulunan çok sayıda çokuluslu şirket, bağlı-firmalarıyla oluşturduğu dikey (birinin satıcı diğerinin alıcı durumunda olduğu) organizasyonel yapı vasıtasıyla yoğun ticari ilişki içindedirler.1980′lerin başında ABD’de faaliyette olan çokuluslu şirketlerin yaptıkları toplam ithalatın yüzde 60′ı başka ülkelerde kendilerine bağlı olarak kurulan firmalardan yapılırken; ihracatlarının da yüzde 40′ı yine bu firmalara yapılmaktaydı. Çokuluslu firmalar çeşitli ülke pazarlarına uzun yıllar süren çabaların sonucu kalite güvencesi herkesce bilinen bir ürünle (mühendislik ve taahhüt hizmetlerinde olduğu gibi) kolayca girebiliyorlarken, gelişmekte olan ülke firmalarının bu tür bir rekabetçi üstünlüğü yakalayabilmeleri aynı ölçüde kolay olamamaktadır. Dolayısıyla, yabancı şirketlerle ticari ilişki kurabilen yerli firmalar, yeni uluslararası pazarlara girmede bir tutuş noktasına da kavuşabilmektedirler.

Yabancı yatırımların evsahibi ülkelere sağladıkları yararlar çok uzun süre, sermaye (dolayısıyla mülkiyet ve kontrol), yönetim, teknoloji ve pazarlama kanallarının bir arada bulunduğu yatırım paketleri olarak algılanmışlardır. Uzunca bir süre böylesine bir yaklaşım, çokuluslu şirketler tarafından gelişmekte olan ülkelere ‘ya kabul et ya da reddet’ biçiminde sunulmuştur. Çünkü işaret edilen unsurların (parçaların) ancak bir bütün halinde yarar sağlayacakları; bütünün parçalanmak istenmesi halindeyse en önemli unsurun yani patent ile korunan teknolojinin elde edilemeyeceği hususu öne sürülmüştür. Son yıllarda ise gelişmekte olan ülkeler, bu tür bir paketi kendi yararlarına parçalamayı, bir başka ifade ile alt bölümlerine ayırmayı başardılar. Örneğin, bazı çokuluslu firmalar sermaye getirme riskine katlanmaksızın sadece teknoloji, yönetim ve pazarlama birleşimiyle önemli ölçüde kazanç elde edebileceklerini görmüş durumdadırlar. Dolayısıyla yukarıda sözü edilen bütünün (paketin) bazı parçalarının çeşitli biçimlerde (yabancı firmanın küçük ortak olmayı kabul ettiği bir ortak girişim/joint-venture, mülkiyet yerine doğrudan üretimin paylaşıldığı bir yöntem, teknolojinin lisansla kullanıma verilmesi, yabancı firmanın sermayeye ortak olmadığı halde yönetimi üstlenmesi, franchasing ya da anahtar teslimi proje üretimi gibi) ayrı ayrı ele alınması söz konusu olabilmektedir. Yine de çokuluslu şirketler genellikle doğrudan yatırımı ve kontrol gücünü kendi ellerinde bulundurmayı tercih etmektedirler. Bu tercih uluslararası işletmecilik literatüründe ‘içselleştirme’ (internalisation) kavramı etrafında enine boyuna incelenmiştir. Benzer şekilde bazı yazarlar mülkiyet ve kontrolün yabancı sermayeye bırakılması söz konusu olmaksızın, yukarıda özetlenen türden yöntemlerle yabancı sermaye girişlerinin gerçekleşmesi durumunda umulan ölçüde yarar sağlanamayacağını ileri sürmektedirler. Öyle ya da böyle hangi yatırım yöntemi geçerli olursa olsun bu süreçte, çokuluslu bir şirket kendi avantajlı konumunu türlü güvenlik mekanizmalarıyla korumaya çalışırken, evsahibi ülkelerse yabancı sermaye yatırımlarını kendi güçlerindeki nisbi değişimin boyutlarına bağlı olarak zaman içerisinde tedricen devralmak çabasındadırlar.

Evsahibi ülkeler yabancı yatırımlardan sermaye, teknoloji, yönetsel birikim, pazara erişebilirlik gibi hususlarda azami şekilde yararlanmaya çalışırlarken; çokuluslu yatırımcıların iki temel amacı bulunmaktadır: Küresel karların azamileştirilmesi ve girişimin (şirketin) istikrarının korunması. Oligopolistik endüstri dallarında çokuluslu şirketler bağlı-firmaların tamamının karlarını toplu halde (her bir firmayı ayrı ayrı düşünmeksizin) azamileştirebilirler ve aynı anda şirketin istikrarını da koruyabilirler. Bu durumda yeni firmaların endüstriye girişi engellenir ve yerleşik firmalar rekabetsiz bir ortamda mevcut pazar paylarını koruyarak faaliyetlerini sürdürürler. Bu çerçevede çokuluslu şirketler bir başka ülkede söz konusu olabilecek bir yatırım projesini değerlendirirken, şirketin karlılığını ve istikrarını küresel düzeyde bir bütün olarak ele alırlar.

Bu iki ayrı amacın dengelenmesi gereği çokuluslu şirketlerin gelişmekte olan ülkelerde yürüttükleri bazı projelerin gerisinde yatan ve ilk bakışta açıklaması güç gibi görünen gerekçelerin anlaşılabilmesine imkan vermektedir. Örneğin petrol üretiminde faaliyet gösteren bazı çokuluslu şirketler rakiplerine kıyasla daha düşük getirilerin söz konusu edildiği sözleşmeleri, kullanımları altındaki rezervlerin çeşitlendirilebilmesi ihtiyacı ile üstlenmektedirler. Ya da uzmanlaştığı sahanın yanısıra bir başka sahaya giren bir şirketin temel amacı üstlendiği toplam riski dağıtmak olmaktadır. Veya yerleşik bir maden firması faaliyette bulunduğu ülkede önüne sürülen ve pek de avantajlı olayan kimi koşulları sırf mevcut durumunu koruyabilmek için kabullenebilmektedir. Örneğin Japon firmaları sahip oldukları ihracat pazarını kaybetmek kaygısıyla başlangıçta ihracat yaptıkları ülkelerde bir süre sonra üretim tesisleri de kurmaktadırlar.

Dünyanın büyük çokuluslu şirketlerinin yatırım kararlarını belirleyen unsurlar gittikçe karmaşıklaşmaktadır. Bu süreçte özellikle gözlenen gelişme fiziksel olmayan aktiflerin (intangible assets) kazandıkları özel önemdir. Yatırım yapılması muhtemel olan ülkede teknolojiye erişebilirlik ve yenilikçi kapasite belirleyici etkisini artırmaktadır. Küresel ekonomide rekabetçi olabilme mücadelesinde, çokuluslu firmalar için geleneksel önemi haiz doğal kaynak zenginliğinin yerini insan yapısı aktifler, teknoloji ve yenilikçi kapasite almaktadır.

Yabancı doğrudan yatırımların geleneksel belirleyicileri arasında sayılan pazara erişebilirlik, doğal kaynak zenginliği ve ucuz işgücü gibi unsurlar hâlâ yabancı sermaye yatırımlarını özendirici özelliklerini, özellikle faaliyetlerini dünya ölçeğine yayma çabasında olan çokuluslu yeni şirketler için korumaktadırlar. Dolayısıyla yerli pazar büyüklükleri ve pazarın büyüme hızının elverişli olduğu, diğer bölge pazarlarına ulaşmanın coğrafi bakımdan kolayca mümkün olabileceği ve doğal kaynaklar bakımından göreceli olarak zengin olan ülkeler yabancı sermaye yatırımlarını çekmek bakımından önemli avantajlara sahiptirler. Bunların yanısıra insan yapısı (yaratılmış) aktiflere sahip olan ülkeler yabancı sermaye yatırımlarını çekmek konusunda daha da iyi bir performans göstermektedirler.

Bu bakımdan yabancı sermaye konusu ülkemiz gündemindeki önemini artırırken sanırım yukarıda değinilen hususların da sürdürülen tartışmalara konu olmasında büyük yarar vardır.

Emin Akçaoğlu (Temmuz 2002). Türk Eximbank Bülteni, No.23, s.16-18.